15 Temmuz Darbesinin Arkasında Kim Var?- Kanıtlar, belgeler, fotoğraflar, videolar

Dört ‘başarılı’ darbe yaşamış Türkiye’nin, ilk başarısız darbe girişiminin tarihi 22 Şubat 1962’ydi. Başbakan Menderes’in idamında bir ay sonra yapılan seçimleri kapatılan partisi Demokrat Parti’nin devamı olan partilerin kazanmasını içine sindiremeyen radikal Kemalist bir cunta adına Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir, darbe girişiminde bulunmuştu. Darbe zorlukla bastırıldı, Albay emekliliğe sevk edilerek affedildi. Ama bir yıl sonra 21 Mayıs 1963’te ikinci kez darbeyi denedi. Ankara’da Meclis’in önünde çatışmalar yaşandı, jetler Harp Okulu’nu vurdu. Sonunda Talat Aydemir ve darbeciler teslim oldular. Darbeci Albay bu kez mahkemeye çıkarıldı. İdamına karar verilmişti. Mahkemede şöyle dedi: “Bugün bıraksanız yine darbe yaparım”

53 yıl sonra 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye başarısız bir darbe girişimi daha yaşadı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bu en kanlı ve ilk kez halkın direnişiyle durdurulmuş darbe girişiminde 249 insan darbecilere direnirken hayatını kaybetti, 2000’in üstünde insan yaralandı. 26 gün boyunca Türkiye’nin bütün meydanlarında milyonlar demokrasi için nöbet tuttu.

Ama 53 yıl önceki darbecilerin yaptıklarını, 15 Temmuz darbecileri yapamadılar. Darbe sırasında suç üstü yakalanan üst düzey generaller bile yaptıklarının arkasında duramadı, darbedeki rollerini inkar etmeyi tercih etti.

Bu yüzden 15 Temmuz darbecilerinin motivasyonları ve amaçları hakkında elimizde darbe gecesi Yurtta Sulh Konseyi adına devlet kanalında okunmuş bir bildiri ve bazı ses kayıtları dışında bilgi yok.

Ama darbe bastırıldıktan sonra kaçarken geride pek çok delil ve parmak izi bıraktılar.

I- Darbe mahallinde unutulan deliller

Adil Öksüz, İstanbul’a 150 km mesafede, küçük bir üniversite olan Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapan bir yardımcı doçentti.

2002–2016 yılları arasında tam 109 kez yurt dışına çıkmıştı. Yani 45 günde bir kez.

Sadece son 25 ayda ise 12 kez yurtdışına çıkmıştı. Yani iki ayda bir kez.

Trafiği baş döndürücüydü. 26 Mayıs 2015’te İstanbul’dan New York’a uçmuş, 18 Haziran’da geri dönmüştü. 8 gün sonra bu kez İstanbul’dan Johannesburg’a uçtu, 3 gün kalıp geri döndü. 16 Eylül’de tekrar Güney Afrika’ya uçtu, oradan ABD’ye geçti ve 9 gün sonra Türkiye’ye döndü. 15 Ekim 2015’te Kuveyt’e uçtu, 23 Ekim’de Almanya’ya. 2016 yılında ise sık sık ABD’ye gittiği görülüyor. 17 Mart’ta New York’a uçup, sadece 4 gün kaldı. 20 Haziran’da bir kere daha JFK Havaalanı’na uçup, yine dört gün kalıp döndü.

Peki, 2003 yılında yazdığı doktora tezi dışında bir akademik çalışması olmayan, bütün ailesi Türkiye’de yaşayan, maaşı 1500 dolar civarında olan bu yardımcı ilahiyat doçenti neden ve nasıl bu kadar sık yurtdışına ve ABD’ye gidip geliyordu? Sorunun cevabı bu video ve fotoğraflarda gizli.

 

 

 

 

https://youtu.be/zWzH9D9rnj8

50 yaşındaki Adil Öksüz’ün adı ilk kez Gülen Cemaati’ne yönelik soruşturmalar kapsamında 9 Ocak 2015 günü Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gelip şikayetçi olan Çetin Acar tarafından devlete verilmişti:

“Ankara Üniversitesi İlahiyat mezunu. Mezuniyetten sonra uzun süre İstanbul’da Fetullah Gülen’e mollalık yaptı. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yardımcı doçenttir. Fetullah Gülen ABD’ye gittikten sonra Mustafa Özcan’ın Türkiye imamlığına geçmesi ile Hava Kuvvetleri’nden sorumlu imamlığı buna devretmişti Şu anda örgütün Deniz Kuvvetleri imamlığını yürüttüğünü duydum.”

Ama o günlerde kimse bu ifadeyi ve bu ismi önemsememişti.

Adil Öksüz bu rahatlıkla 11 Temmuz 2016 günü THY’nin TK003 sefer sayılı uçağının Business Class bölümünde 4G koltuğunda son kez ABD’ye uçmuş, 11 saatlik uzun uçuşun ardından sadece iki gün kalmış ve 13 Temmuz 2016 günü Türkiye’ye dönmüştü.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminden tam iki gün önce. 16 Temmuz sabahı darbenin bastırılmasından sonra Ankara’da darbecilerin merkezi olan Akıncılar Askeri Hava Üssü’nden kaçmaya çalışan darbeci askerlerle birlikte yakalandı.

 

Sorgusunda şehrin epey dışında olan üssün çevresine “tarla bakmaya geldiğini “ söyledi.

Daha sonra ortaya çıkan tutanaklara göre Adil Öksüz gözaltı sırasında bir ara tuvalete girdi. Bir süre sonra bir jandarma personeli, Adil Öksüz’ün kullandığı tuvalete girip kağıt peçete kutusundan peçete çıkarmaya çalışırken kutunun içinde bir cihaz olduğunu fark etti. Hemen üstlerine iletti. Uzman Çavuş’a “Buraya en son kim girdi” diye soruldu. “Adil Öksüz” yanıtı alınınca da Öksüz’e “Bu senin mi” diye soruldu Öksüz, “Aaa evet benim, tuvalette düşürmüşüm” dedi. Jandarma görevlisi, “Ne düşürmesi, saklamışsın” diye tepki gösterdi. Yetkili astsubay, askerlere cihazın ne olduğunu sordu. Askerler ve polisler cihazın üzerindeki numaraları, markayı vs internete girerek cihazın ne olduğu anlamaya çalıştılar. Bu yön bulmak için kullanılan bir GPS aletiydi.

Darbe gecesi darbenin merkezi olan bir askeri üstte bir GPS aletiyle yakalanan bir ilahiyat hocası…

Ama Adil Öksöz savcı ve hakimin önüne çıktığında bütün bu tuhaf deliller gizli bir el tarafından kaybedildi. Savcı yine de askeri üst yakınında yakalanan orta yaşlı sivil bir adamdan şüphelenip tutuklanması istedi ama hakimin elinde tutuklamaya yetecek hiçbir delil kalmamıştı. Adil Öksüz serbest kaldı ve kayıplara karıştı. O günden beri jandarma ve polis onu her yerde arıyor.

Öksüz’ün 11 Temmuz’da ABD’ye uçtuğu TK003 sefer sayılı uçağın ekonomi sınıfında 27H nolu koltukta oturan yolcunun adı Kemal Batmaz’dı.

Kemal Batmaz, Kaynak Holding’in üst düzey yöneticilerinden biriydi. Kaynak Holding 1979 yılında Gülen Cemaati’nin ticari işleri için kurulmuştu. Son Yönetim Kurulu Başkanı Naci Tosun, 70’lerden beri Fethullah Gülen’in yanında bulunmuş, 1986’da onunla birlikte gözaltına alınmış, cemaate ait Zaman gazetesinde yöneticilik yapmış, Gülen cemaatinin önde gelen isimlerden biriydi.

Kemal Batmaz da 2012 yılında Kaynak Holding’e bağlı reklam ajansı Kaynak Medya’nın yöneticisiydi.

4 yıl önce İstanbul Taksim’deki ajansın ofisinde çekilen tanıtım filminde karşımıza çıkan Batmaz’ın adı, Kaynak Medya’nın organizasyonunda İstanbul’daki reklamcıların bir araya geldiği Update/2012 Marketing Trends and Future başlıklı toplantı sırasında gazetelerde ve televizyonlarda yer almıştı.

Batmaz, 2015 yılında bir üst düzey Koç Holding yöneticiyle birlikte Matris adlı bir emlak şirketi kurdu.

Aslında bu ABD seyahati Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ın birlikte ilk ABD seyahatleri de değildi 18 Ekim 2009’da Adil Öksüz ABD’ye giderken, Kemal Batmaz da 20 Ekim 2009’da ABD’ye uçmuştu. Batmaz, 22 Ekim 2009’da, Öksüz 23 Ekim 2009’da yurda dönmüştü. Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ın 16 Mayıs 2010 tarihinde ABD’ye gidip, 25 Mayıs 2010 tarihinde birlikte yurda dönmüşlerdi.

Darbe girişiminden iki gün önce 13 Temmuz 2016 günü THY’nin TK002 sefer sayılı New York-İstanbul uçuşunda da Kemal Batmaz ve Adil Öksüz aynı uçakla ABD’den Türkiye’ye yine birlikte döndüler. Uçak İstanbul Atatürk Havaalanı’na indikten sonra güvenlik kameraları onları arabaya inene kadar yan yana görüntüledi.

Batmaz ifadesinde bu görüntüler için “Miles kartına puan yüklenmesi işlemi yapılması gerekiyordu. Peş peşe denk gelmiş olabiliriz. Bu bir tesadüftür” dedi.

Ama ‘tesadüf’ler burada bitmedi. Kemal Batmaz da Adil Öksüz gibi darbenin geri püskürtüldüğü 16 Temmuz sabahı darbecilerin merkez üssü olan Ankara’daki Akıncı Üssü’nde yakalandı. Yine tesadüf bu ki o da ifadesinde “tarla bakmaya geldiğini” söyledi.

Holding yöneticiliği, reklamcılık yapmış, hiçbir resmi görevi olmamış bir sivilin darbe gecesi bir hava üssünde ne yaptığı ise Akıncı Üssü içindeki 143. F-16 Filosu’nun koridorlarında 15 Temmuz gecesi çekilmiş güvenlik kayıtlarının bulunmasıyla ortaya çıktı.

Görüntülerde Kemal Batmaz, darbe gecesi F-16’ların bağlı olduğu 143. Filo’nun koridorlarında telaşla dolaşıyor, koridorlarda kendisine selam veren askerlerle konuşuyor, odalara sanki orada çalışıyormuş gibi rahatlıkla girip çıkıyor.

Ama darbe gecesi hava üssünün koridorlarındaki tek sivil o değildi.

Darbe gecesi 143. Filo’nun koridorlarına ait kamera görüntülerinde etrafta telaşla koşuşturan bir sivil daha dikkat çekiyor.

Adı Harun Biniş. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden Bilkent Üniversitesi Elektronik Mühendisliği mezunu. 2001 yılında İstanbul’da katıldığı 5. Lotus Zirvesi’nde Sürat Bilgisayar İnternet Çözümleri Grup Yöneticisi olarak “Kriminal Polis Laboratuvarı Başarı Öyküsü” adlı bir sunum yapmış.

Sürat Bilgisayar ya da sonraki adıyla Sürat Bilişim Gülen Cemaati’ne ait Kaynak Holding’e bağlı şirketlerden biri.

Biniş, 2010 ve 2013 yılları arasında Türkiye’de adli dinlemelerin üssü Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nda çalışmıştı. Hakkında gazetelerde kurumun dinleme altyapısı kuran mühendis olarak haberler çıkmıştı.

2014’ten sonra bu kurumdaki yasa dışı dinlemelerle ilgili açılan davanın sanığı olmuş, mahkemede ifade verdi.
Biniş’in son işyeri ODTÜ Teknokent’inde bulunan savunma sanayi üzerine çalışan bir bilişim şirketi.

Yine tesadüf eseri o da Kemal Batmaz ve Adil Öksüz gibi 15 Temmuz gecesi şehir dışındaki bu askeri üstte gözaltına alındı ve savcılara “arsa bakmaya” geldiğini söyledi.

Ama Adil Öksüz’den farklı olarak hem Kemal Batmaz hem de Harun Biniş tutuklandılar ve şu anda hapisteler.
Gülenci Kaynak Holding’in başka çalışanları da darbe gecesi mesaideydi.

Harun Şahin, Kaynak Holding bünyesinde, İstanbul’daki tüm sokak kamerası sistemlerini yapan Sürat Teknoloji’nin eski Genel Müdürü’ydü.

Niyazi Akalın, Kaynak Holding’e bağlı Sürat Teknoloji’de sistem mühendisiydi.

Seyfullah Genç de Harun Şahin’in sahip olduğu Supercom şirketinin CEO’suydu. Son olarak Türkiye’nin en büyük çimento şirketlerinden birinde Bilgi Teknolojileri Yöneticisi olarak görev yapmaktaydı.

İstanbul’da darbe gecesi onların görevi TRT ve digital yayın platformu Digitürk yayınlarını ele geçirmekte darbecilere yardım etmekti. Her üçü de darbenin püskürtüldüğü 16 Temmuz sabah saatlerinde TRT’nin İstanbul binasının dış duvarından kaçarken görüntülendi.

Darbe gecesi Ankara’daki TRT Genel Müdürlüğü binasını ele geçiren darbeciler darbe bildirilerini ekrandan zorla okutmuşlardı.

O gece TRT’deki darbecilerin yanında da sivil mühendisler vardı.

Bilgisayar Mühendisi Onur Demircan onlardan biriydi. 2007 yılında Türkiye’nin en yüksek puanla öğrenci alan bölümlerinden ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği’nden mezun olmuş, 2015 yılında yine ODTÜ’de sosyal medya veri analizi alanında Management Information System doktorası yapmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne savunma ve havacılık konularında hizmet veren Havelsan’da çalışmaktaydı.

Darbe gecesi Ankara’daki TRT binasına darbecilerle birlikte gelmişti. Yanında isimleri tespit edilemeyen başka siviller de vardı.

1Demirecan’ın yıllık iznini kullanmak için 15–29 Temmuz tarihlerini seçtiği ortaya çıktı. Kamera görüntülerinin ortaya çıkmasından sonra gözlerden kayboldu, bir email ile kurumuna istifasını gönderdi.

Sadece siviller değil, Gülen cemaatiyle ilişkisi olduğu için 2014’ten sonra görevden uzaklaştırılan ve aranan polisler de darbe gecesi ortaya çıkmışlardı. Biri 2013’teki Gezi Parkı protestolarından tanıdık bir isimdi.

Mithat Aynacı, Gezi Parkı olayları sırasında gösterileri bastırmakla sorumlu Polis Güvenlik Şube Müdürü Yardımcısı’ydı. Aşırı gaz kullanımı, keyfi göz altılarda onun da imzası vardı.

1 Kasım 2014’te Gülen Cemaati mensubu olduğu için görevden alındı. Daha sonra bir mahkeme kararıyla polisliğe geri döndü ama hiçbir göreve atanmadı.

Darbe gecesi İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasını teslim almaya gelen darbecilerin tankını durduran halk askeri tankın içinden polis üniformalı bir adamı çıkardı. Bu adam Mithat Aynacı’ydı. Darbecilerle birlikte kovulduğu İstanbul Emniyeti’ni teslim almaya gelmişti.

Anafartalar Kolejleri, Ankara’da laik ve Kemalist bilinen özel bir okuldu. Asker çocuklarına okulda indirimler yapılıyordu.

Kolejin sahibi Hakan Çiçek darbe gecesi darbecilerin üssü Akıncı’da yakalandı. İfadesinde “subay olan bir öğrenci velisini ziyarete geldiğini” söyledi.

Ama kolejin Gülen Cemaati’nin ordu içindeki subayların çocuklarını göndermeleri için kurulmuş bir kolej olduğu ortaya çıkarıldı ve kolej kapatıldı. Kara Havacılık Komutanlığında binbaşı rütbesinde helikopter bakım pilotu olan kardeşi G.Ç. de darbeden tutuklandı. Savcılık Hakan Çiçek’in Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’la aynı tarihlerde 2016 yılının Ocaki Mart ve Haziran aylarınd ABD’ye gittiği tespit etti. Çiçek, ifadesinde bunun tamamen tesadüf olduğunu, ABD’ye işleri dolayısıyla gittiğini iddia etti.

Analizharbi, Twitter’da binlerce takipçisi olan güvenlik ve askeri konularda bilgiler paylaşan popüler bir hesaptı. PKK ile çatışmalardan bilgiler, Suriye’den hükümeti eleştiren teknik askeri analizler paylaşıyordu. 40 bine yakın takipçisi olan hesap, 17–25 Aralık soruşturmalarının önemli ismi işadamı Reza Zarrab’ı ABD’de tutuklatan savcıya attığı tweetlerde olduğu gibi muhalif bir çizgideydi:

15 Temmuz 2016 günü sabah saatlerinde hesabından önce bir kehanet paylaştı:

“2 ay içinde, Suriye ile ilişkiler normale dönecek. Suriyeliler ülkelerine dönmeye başlayacak. Devlet yardımları kesilecek”

Ardından gece darbenin ortaya çıkmasından sonra bir takipçisine şöyle yazdı:

“Yavrum beni sıkıyönetim komutanı yapmışlar. Sıkıyorsa bölgeme yanaş”

Darbe girişimin başarısız olduğu 16 Temmuz 2016 sabah saatlerinde Nevşehir-Kırşehir bölgesinde Sıkıyönetim Komutanı olarak atanan bir kurmay Albay polisle girdiği çatışmanın ardından yakalandı.

Yakalanan Kurmay Albay Ömer Kulaç’ın Analiz Harbi hesabının sahibi olduğu ortaya çıktı.

Kurmay Albay Kulaç’ın ağabeyi Deniz Kuvvetleri İkmal Dairesi Başkanı Tuğamiral Hasan Kulaç da Ankara’da darbenin merkezi Akıncı Üssü’nde darbeden tutuklananlar arasındaydı. Diğer kardeş Hüseyin Kulaç da Yargıtay üyesiydi, o da Gülen cemaati üyesi olarak darbe suçuna katılmaktan tutuklanmıştı. Hasan Kulaç’ın eşinin kardeşi de Ergenekon davasının savcılarından Cihan Kansız’dı. Kansız, hakkında açılan usulsüz soruşturma davasında hakkında tutuklanma kararı çıkmadan önce Belçika’ya kaçmıştı.

Kulaç kardeşler örneği Gülen Cemaati’nin devletin en kritik kurumlarında nasıl örgütlendiğini ve en önemlisi de darbeden sonra neden ordu dışındaki devlet kurumlarında tasfiyeler yaşandığının iyi bir örneği. Ama başka örnekler de var.

II- Darbenin ardından tasfiye edilen sivil bürokratlar kimdi?

Kemal Işıklı, Ankara’daki resmi Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun 15 yıllık deneyimli üst düzey bir çalışanıydı.Risk Yönetimi bölümünde uzmandı.

Ama bu profesyonel kimliği dışında bir işi daha vardı; SAT Komandolarına abilik etmek. İfadesinden okuyalım:
“Kod adı ‘Miraç’ olan SAT Grup Personeli olduğunu bildiğim Astsubay Murat Fırat, kod adı ‘Ömer’ olan Astsubay Özgür Danışan, kod adı ‘Onur’ olan Astsubay Hamdi Çıplak, kod adı ‘Hamza’ olan Astsubay Fatih Kaya, kod adı ‘Murat’ olan Astsubay Mutlu Ferik, kod adı ‘İsmail’ olan Astsubay İrfan Altuntaş, benim kendi ikametime gelmekteydiler. Beraber Kur’an okuyor, sohbet ediyor ve namaz kılıyorduk, siyasi konular konuşmamaktaydık. Bu asker şahısların birbirlerinden haberleri yoktu.”

Bankacılık uzmanı Işıklı İstanbul’daki bir imam hatip lisesinde Cankurt kod isimli başka bir abiye bağlıydı. Bir gün tam adını bilmediği Cankurt ona;

“Bana, SAT’taki askerleri kastederek, ‘Onları davet et, görüşelim.’ dedi. Ben de her gruptan bir kişiyi arayarak, farklı zamanlar belirterek ‘Gelin, görüşelim.’ dedim. Daha sonra Cankurt’u arayarak askerlerin geleceği zamanı söyledim. Belirttiğim zamanlarda askerler evime geldiler. Askerler evime geldikten sonra Cankurt geldi ve ‘Kemal diye birisi gelecek, onun dediğini yapmanızı istiyorum.’ dedi. Genel sohbetten sonra askerler ve Cankurt gitti.”

Risk yönetimi uzmanı bankacı Kemal Işıklı’nın abilik ettiği SAT komandoları darbe için böyle uyandırılmıştı. O SAT komandoları 15 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı teslim almak ya da öldürmek için Marmaris’e giden komandolardı.

Muhterem Çöl , yapay zeka üzerine doktora yapmış, kariyerine Türk Hava Kuvvetleri’nde uçak mühendisi olarak başlamış bir bürokrattı. 2001 yılından beri görev yaptığı ve Türkiye’deki cep telefonu ağını yöneten Bilgi Teknolojileri ve Telekomünikasyon Kurumu’nun başkan yardımcılığını yürütüyor, kongrelere katılıyor, televizyonlarda baz istasyonları üzerine röportajlar veriyordu. Darbeden sonra hakkında yakalama kararı verildi. Ama kayıplara karışmıştı.

Neden yakalama kararı verildiği darbeden tutuklu Jandarma Binbaşı Haydar Hacıpaşalıoğlu’nun ifadesiyle ortaya çıktı. Jandarm Binbaşı başkan yardımcısı Çöl’ün Gülen cemaatinde kendisinden sorumlu “abi” olduğunu söyledi.

“2010 yılında Ankara’ya tayin oldum. Kod adı Turgut gerçek adı MJuhterem Çöl olan ve halen Başbakanlık İzleme Merkezi’nde çalışan kişi ile tanıştırdı. Bu kişi benim beş yıldır cemaat abiliğimi yapmaktaydı.”

Binbaşı darbe haberini de başkan yardımcısının evinde öğrenmişti:

“14 Temmuz akşamı Muhterem Çöl’ün evinde Fetullah Gülen’in talimatlarıyla yarın için önemli bir faaliyet olacak denerek duygu yüklü konuşmalar yapıldı, ben de derinden etkilendim.”

Mustafa Koçyiğit genç yaşına rağmen parlak bir kariyeri vardı. Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirmiş ardından, Michigan State Üniversitesi’nde Kamu Politikası programında yüksek lisansını tamamlamıştı.2004–2009 yılları arasında Başbakanlıkta “Türk Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma” çalışmalarında görev aldı. Başbakanlık personel yönetimi üzerine yöneticilik yapmaktaydı.

Ama onun da bilinmeyen başka çok önemli bir işi daha vardı. Darbe girişiminde gözaltına alındıktan sonra verdiği ifadeden okuyalım:

“Selman’ isimli örgüt mensubu bana Başbakanlık teknik ve bilgi işlemdeki mühendislerin işlerini takip etme görevini verdi. Selman beni ankesörlü telefondan arıyor, görüşmeleri dışarıda yapıyorduk. Selman abinin talimatıyla İstihbarat Daire Başkanlığı’nda (İDB) çalışan Burak isimli kişiyle irtibat kurup talimatları yerine getirmeye başladık. Mühendislerle ‘Bylock’ programı üzerinden yazışıyorduk. ‘Eagle’ ve ‘Tango’ isimli programları kullandık. Mühendislerden İDB’de işimize yarayacak verileri istedim. Mühendisler Burak ve Haşim verileri USB, CD ve hard diskte getirmeye başladı. Evlerinde ya da açık alanda teslim ediyorlardı. Ben de bu bilgileri açık alanda Furkan’a veriyordum. MİT’in İDB’ye bildirdiği 20 bin kişilik paralel yapılanmaya ilişkin listeyi mühendisler aracılığıyla temin ettik.”

“15 Temmuz günü Selahattin abiyle mesajlaştık. Bana ‘Mühendisler cuma akşamı ve hafta sonu İDB’de kalacak bir yol bulsunlar’ dedi. Bunu mühendislere ilettim. Darbeyi öğrendikten sonra mühendislerle bilgi işlem şubesini korumak gerektiğini yazdım. Harekete geçtiler ve bir kısmı Yıldız’daki İDB’nin yakınlarında yakalandılar. Son kullandığımız haberleşme programı ‘Tango’ idi ve bunu 30 bin civarında örgüt elemanı kullanıyordu. Yaptıklarımdan pişmanım, temin ettiğim verilerin devletin gizli bilgi ve belgeleri olduğunu biliyordum.”

İyi eğitimli bir Başkabakanlık çalışanı olan Mustafa Koçyiğit, Başbakanlık’taki verilerin Gülen cemaatine aktarılmasını organize etmiş, darbe öncesi hazırlıklara katılmıştı. Bunu kendinden üstün cemaatten abilerin yönlendirmesiyle yapmıştı.

Cemaatin üyeleri arasındaki iletişim de çeşitli iletişim programları üzerinden sağlanmıştı. Bylock ve Eagle, cemaatin kendi mühendislerinin geliştirdiği ve sadece kendi üyelerinin şifreyle girerek kullanbildiği mesajlaşma programlarıydı.

Tasfiye edilecek isimlerin bu kadar kısa sürede tespit edilmesi Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Bylock ve Eagle gibi cemaat tarafından geliştirilen gizli haberleşme ağlarını darbeden önce deşifre etmesi sayesinde oldu.

Ama darbe öncesi herkes bu kadar ketum değildi. Darbeden haberdar olan bazı cemaat mensupları konuşmaları ve tweetlerinde darbenin sinyalini vermişlerdi. Sırrı saklayamayan o cemaat mensupları tabii ki gazetecilerdi.

III- Gülen Cemaati’nin darbe kahini gazetecileri

Osman Özsoy , Gülen Cemaati mensubu bir siyaset bilimi profesörüydü.
Yine Gülen Cemaati’ne ait Samanyolu, Bugün televizyonlarında programlar yapıyordu. 2015 yılında ABD’ye gitti, hala Kanada’da yaşıyor.

Darbeden bir ay önce 15 Haziran 2016’da Gülen Cemaati’nin ABD’den yayın yapan Özgürlük Zaman’ı internet kanalındaki bir programa konuk oldu. Ve şöyle dedi:

Gülenci profesör darbeyi bir ay önce haber verdi

Özsoy: “Çok güzel günler geliyor…Bir profesör olacağıma keşke bir Albay olsaymışım, bu süreçte daha fazla katkım olurdu.

Spiker: Nasıl katkınız olurdu?

Özsoy: Söyledim bitti artık geri dönmeyeceğim bu sözlere. Bir Albay olacaktım şu an daha fazla hizmet ederdim…”

Faruk Mercan , Gülen cemaatine ait Zaman, Bugün gazeteleri ve Aksiyon dergisinde çalışmış bir gazeteciydi. 2009 yılında Fethullah Gülen adlı biyografiyi yazdı.

Darbeden 5 ay önce darbe iması yapan tweetler attı:

“12 Eylül 1980 öncesinde bile Ankara’da bu kadar patlama ve sivil can kaybı olmadı. Türkiye Cumhuriyeti tarihin en ağır bunalımını yaşıyor.” (13 Mart 2016)

Tuncay Opçin de Gülen cemaatine ait Bugün gazetesi ve Aksiyon dergilerinde çalışmış bir gazeteciydi. O da darbeden önce yurtdışına gitti. 13 Temmuz 2016 günü yani darbeden iki gün önce şu tweeti attı:(13 Temmuz 2016)

“Yatakta basıp, şafakta asacaklar”

Mustafa Ünal, Gülen cemaatine ait Zaman gazetesinin Ankara Temsilcisi’ydi. O da 13 Temmuz 2016 günü darbeden iki gün önce sosyal medya hesabından dayanamayıp şöyle yazdı:(13 Temmuz 2016)

“Gör bak neler olacak”

Eski bir emniyet komiseri olan Emre Uslu, kehanetleriyle ünlü Gülen cemaati mensubu bir gazeteci/ analistti. 2014 yılında hakkında açılan davalar nedeniyle ABD’ye gitti, hakkında yakalama kararı çıkarıldı, bir daha Türkiye dönmedi.

Eylül 2015’te Türkiye’ye ne zaman döneceğini soran bir takipçisine “Temmuz 2016” diye cevap vermişti:

14 Mart 2016’da attığı bir tweette ise takipçilerinden kendisine 22 Temmuz’da Washington-İstanbul bileti almalarını isteyerek espri yapmıştı:

Zaman Gazetesi

Gülen Cemaati’nin sahibi olduğu ve bu gerekçeyle kapatılan Zaman Gazetesi’nin kapatılmasından önce 5 Ekim 2015’de yayınlanan reklam filminin adı “Sükutun Çığlığı”ydı. Siren sesleri duyulan şehrin ardından bir bebeğin güldüğü reklam filminin yayınlanmasından tam 9 ay sonra darbe girişimi yaşandı.

IV- Gülen Cemaati’nin orduyla 40 yıllık dansı

Talat Aydemir’in son başarısız darbe girişimine, o sırada Ankara’da zorunlu askerliğini yapan bir imam da katılmıştı:

Son gece hepimiz pür heyecandık. Radyo Evini bir onlar, bir bizim taraf teslim alıyordu. Önce ihtilâl ilan ediliyor, ardından ‘asiler bastırıldı’ deniyordu….Üzerimizde uçaklar uçmaya başladı. Niyetleri Mamak’ı ortadan kaldırmakmış. Bizim taraf teslim oldu…”

22 yaşındaki o genç imamın adı Fethullah Gülen’di.

1941 doğumlu bir vaiz olan Fethullah Gülen’in asker gerçeğiyle tanışması anılarına göre 22 yaşındayken 27 Mayıs 1960 darbesiyle oldu:

“1960 ihtilali olduğu zaman hiç hazmedemedim. O gün kaçtık bir köye dönüp geldik. Ona dedim ki; Sen bir silah tedarik et. Birer de bomba. Bu meclisi bu adamların başına uçurmazsam bana da bilmem ne demesinler… Genelkurmay’ı havaya uçurmak, bu adamlardan ne pahasına olursa olsun intikam almak istiyordum… Anlattığım planları hazırlarken Yaşar Hoca’ya (Tunagör) bir sorayım dedim… Bana; ‘Oğlum! Ben sana bir şey sorayım. Sen bunları öldürürsen bunların yerine sağlam olarak kimi koyacaksın?’ O zamana kadar bunu düşünmemiştim. Çamurun biri gidecek diğeri gelecek bu fikrin bana faydası oldu…”

1962 yılında İskenderun’da askerliğine devam ederken verdiği bir vaaz sırasında siyasi eleştiri yapınca gözaltına alındı. Yine anılarından o yıllarda bile kendisini koruyan subaylar olduğunu öğreniyoruz:

“O zaman Necdet Bey’in kahramanlığını hiç unutmayacağım. Binbaşıymış. Ben onu yarbay zannediyordum. Göz doktoruydu. Benimle görüşmek yasak olmasına rağmen tel örgüleri atlayarak resmî urbasıyla içeri girdi. Boynuma sarıldı. Bu zat denizci olduğu için askerler rütbesini de karıştırıp ‘Bu nasıl asker. Albaylar, paşalar onunla görüşüyorlar’ deyip epey korkmuşlar… Daha sonra görüştüğümüzde anlatmıştı: ‘Sen nasıl olur gider bir erin yanına da ona sarılırsın’ demişler. O da ‘O bir er değil. O başka bir adam. Ben onun ayaklarını bile öperim’ demiş…”

12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra yeniden tutuklandı. Afla serbest kaldı. Bu sırada İzmir’de ilk dershane ve öğrenci yurtları açılmaya başlanmıştı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra da arananlar listesindeydi. Ama darbeyi kendisine önceden haber veren üst düzey subaylar vardı artık:

“Onlara yakınlardan (üst düzey askerlerden) bir ikisi ihtilalden bir gün önce, öğlene doğru bana geldi, bir alarm olarak askeriyede bir hareketlilik olabilir dedi. Yani ben ihtilalin olabileceğini daha öğlen vaktinde biliyordum. Öğlen sonuydu, akşam yine onlardan (Askeri öğrencilerden) küçük iki arkadaş gelmişti, şimdi birisini ayırdılar, birisi mensup olarak duruyor. Gece ben onları kaldırdım, ‘evden gidin, sizinkiler bugün kazan kaldıracaklar’ dedim. Onları kaldırdık evden gittiler…”

Gülen, altı yıl boyunca hakkında arama kararı sürecek 12 Eylül 1980 darbesini cemaatin dergisi Sızıntı’da şöyle selamlamıştı:

“…ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz”

Ordu içindeki bir Gülenci örgütlenmesi olduğuyla ilgili ilk haberler ise bundan 31 yıl önce yapılmıştı.

28 Aralık 1986 günkü Haftalık sol eğilimli Nokta Dergisi’nde Ruşen Çakır ve Can San imzalı haberin başlığı şöyleydi:

“Orduya sızan dinci grup: Fethullahçılar”

 

Haber şöyle devam ediyordu:

“Üç askeri lisede yapılan soruşturmalarda Fethullahçı oldukları saptanan 66 öğrenci okuldan atıldı. Dinci grubun hazırladığı kurslarla öğrencileri sınavlara hazırladığı ve onlar aracılığıyla okullarda örgütlenme faaliyetine girdiği saptandı. Bursa’da bir evde toplanan bir grup Işıklar Askeri Lisesi öğrencisi, büyük bir dikkatle ‘abilerini’ dinliyorlardı. ”Kurmay oluncaya kadar dişinizi sıkın, kendinizi belli etmeyin. Gözünüzle namaz kılın. 2000’li yıllarda Türkiye’yi kavrayacağız.” Yaşları 14 ila 16 arasında değişen askeri okul öğrencilerine ”güç bir görev” verilmişti. Türkiye’de yıllardır laikliğin kalesi olarak bilinen Silahlı Kuvvetler’e sızmak…”

1992 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Tuncer Meriç, devlet içindeki Gülenci yapılanmaya dikkat çeken ilk raporu yazdı. Rapora göre Gülenciler daha o tarihte “Ankara’daki polis koleji öğrencilerinin yüzde 50’sine yakın bir kesimi ile temas halindeydi” ve “örgütün polis kolejindeki örgütlenmesinin başında, sivil bir üniversite öğrencisi bulunuyordu”

1994 yılında gazeteler Gölcük’teki Deniz Kuvvetleri karargahı ve GATA’daki (askeri tıp fakültesi) Gülenci subaylara yönelik bir soruşturma yürütüldüğünü, çok sayıda subayın ordudan ihraç edilebileceğini yazdı. Gazeteler o günlerde Başbakan Tansu Çiller’le bir araya gelen Fethullah Gülen’in bu soruşturmalara karşı Çiller’den destek istediğini de iddia ettiler.

O görüşmede Fethullah Gülen’le, Başbakan Çiller arasında geçen bir konuşmanın içeriği ise yıllar sonra ortaya çıktı. 2012 yılında Meclis’te kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu’na davet edilen, Gülen’in en yakın adamlarından ve Gülencilere ait Zaman gazetesinin ilk sahibi Alaaddin Kaya- şu anda darbe soruşturmasında tutuklu- Gülen’in Çiller’e ordu içinde hareketlilikler olduğunu söyleyip, bazı resmi belgeler vermeye çalıştığını, Çiller’in ise kızarak “Lütfen dengeli olalım hocam” dediğini anlattı.

Yine aynı ifadede Alaattin Kaya, Meclis komisyonuna, 1996 yılında Fethullah Gülen’in benzer bir teklifi Başbakan Erbakan’a da yaptığını anlattı. Gülen, Erbakan’ı uyarmak için ordu içindeki terfi ve tasfiyelerin karara bağlandığı yıllık Yüksek Askeri Şura toplantılarının hazırlık toplantılarıyla ilgili ses kasetlerini göndermişti. Yani 30 yıl önce Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en önemli toplantısının hazırlıklarını dinleyebilecek kadar ordu içinde örgütlü bir yapıydı Gülenciler. Ve 1999. 21 Mart 1999 günü Ege Ordu Komutanlığı ve İzmir Emniyet Müdürlüğü’nce yürütülen operasyonda, Yenişehir Zeytinlik mahallesindeki 2 Gülen cemaat evine baskın yapıldı. Evlerde bulunan Uludağ ve Marmara Üniversitesi öğrencileri N.C. ve S.C. ile Maltepe Askeri Lisesi öğrencisi “Numan” kod adlı M.Y, “İsmail” kod adlı M.S, “Ali” kod adlı H.Y.K. ve “Enes” kod adlı Y.A. ile adı açıklanmayan bir din dersi öğretmeni gözaltına alındı. Güvenlik Şube Müdürlüğü’nce sorguları yapılan üniversite öğrencileri N.C. ve S.C, adliyeye sevk edildi. İzmir Cumhuriyet Savcılığı’nca ifadeleri alınan öğrenciler, daha sonra serbest bırakıldı.

Yakalananlar Gülen cemaatine mensup askeri lise öğrencileri ve onların bağlı olduğu cemaatin sivil imamları olan “abiler”di.. Operasyondan bir gün sonra 22 Mart 1999 günü Fethullah Gülen, tedavi olma gerekçesiyle Türkiye’yi terk ederek ABD’ye gitti. 3 ay sonra 18 Haziran 1999 akşamı ATV televizyonunda Fethullah Gülen’in 1986’daki bir sohbetinin görüntüleri yayınlandı.

Gülen oldukça açık sözlüydü:

“…Belli bir noktaya, belli bir kıvama gelecekleri ana kadar, bu şekilde hizmete devam etmeleri “şart, zaruri, lüzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken huruç diyebileceğimiz çıkışlar yapılırsa, dünya başlarını ezer ve Müslümanlara Cezayir’deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye’deki gibi 82 vak’ası gibi bir fecaat ve fezaat yaşatırlar….Bir yanlışlık bize falso yaşatır ve bu falso ile yediğimiz mağlubiyeti telafi edemeyiz, yanlışı telafi edemeyiz. Bu sefer onlar sizi kıskıvrak derdest eder, bir daha belinizi doğrultmanıza fırsat vermezler hafizanallah….Tam özünüzü bulabileceğiniz , kıvama gelebileceğiniz ana kadar, dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşabileceğiniz ana kadar o gücü temsil edeceğiniz elinizde olacak ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım, erken sayılır, her adım 20 gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir, civcivleri terk eden kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terketmek gibi bir şeydir… Biz buyuz, sesimiz soluğumuz bu, bunca kalabalık içerisinde duygu ve düşüncelerimi sözde mahremce anlattım ama size mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki, elinizdeki meyve suları, boş kutularını dışarı çıkarken, bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olma yoluyla çöp kutularına atıp gideceksiniz, arz edebildim mi evet, sırrım senin esirindir söylersen esiri olursun”

“İster mülkiyede, ister adliyede, ister diğer sahalarda böyle bir münasebetle bahsetmiştim, arkadaşlarımızın mevcudiyetinin İslami geleceğimiz adına, o işin garantisidir. Yani bu açıdan bir adliyede, bir mülkiyede, hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, böyle ferdi mevcudiyetler gibi ele alınıp böyle değerlendirilmemelidir. Yani gelecek adına bizim o ünitelerde garantilerimizdir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır. Bu alanda varlığımızın teminatıdır. Bu ölçüde ve eğer şimdiden mevcut olanlar mevcudiyetini koruyamazsa, arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız veya korumada şimdi onları kazanmaya çalıştığımız gibi zorlanırız.”

Kasetlerin ortaya çıkmasının ardından Fethullah Gülen hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde dava açıldı ve savcı tutuklanmasını istedi. İddianameyle ilgili 6 Kasım 2001’de ABD’de Newark Federal Savcılığı’na giderek savcı Bruce Repetto’ya ifade veren Gülen kasetler için “uydurma ve montaj” dedi. Bu sırada iddianameyi hazırlayan Savcı Nusret Demiral’in 2002 yılında bir seks kaseti çıktı ve görevi bırakmak zorunda kaldı. Ne tesadüf ki bu kaseti yayınlayan gazeteci Ali Kırca hakkında da dört yıl sonra internete benzer bir seks kasedi sızdırıldı, kariyeri sona erdi. Gülen’le ilgili dava 2003 yılında beş yıl ertelendi ve 2008 yılında da Gülen Yargıtay tarafından oy birliğiyle beraat ettirildi.

Artık yeşil kart için ABD’ye başvurabilirdi.

V- Amerikan Elçiliği telgraflarına sızan Gülen Cemaati

Bu gizli kasetlerden sadece ABD’li savcıların haberi yoktu. 2009 yılında dönemin ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’in Washington’a geçtiği bir telgrafta Gülen’in devlete sızma konuşmasından bahsedilmekteydi.
Darbenin arkasında Gülen Cemaati olduğuyla ilgili somut delil isteyen ABD, aslında Fethullah Gülen’in bir “sufi cleric” olmadığının ve devlette gizlice örgütlendiğinin en az 10 yıldır farkındaydı.

Bunun için Wikileaks’te yer alan ABD elçilerinin son 10 yıldır Türkiye’den Washington’a gönderdiği telgraflardan bir kaçına daha bakmak yeterli.

ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman (2005):

“Gülen Cemaati yüzlerce müridini polis teşkilatına, yargıya ve Sayıştay’a sızdırmış durumda.”

ABD İstanbul Başkonsolos Vekili Stuart Smith (2005):

“Türk polis teşkilatında irtibatlı olduğumuz üç üst düzey yetkili, Gülen’le ilgili basılı malzemeler sunarak, FBI’nın kendisi hakkında bir tür temiz kağıdı verip veremeyeceğini sordular”

İstanbul Başkonsolosu Deborah Jones (2006):

“(Vizeye) başvuranlar, seyahat amaçları ve Fethullah Gülen’le ilişkileri konusunda daima kaçamak cevaplar veriyorlar. Bu durum konsolosluk çalışanlarının kafasında soru işaretleri yaratıyor. Endişemiz Türkiye’nin laik kesiminin endişeleriyle aynı”

İstanbul Başkonsolosu Sharon A. Wiener (2009):

“İrtibatta olduğumuz kişilerin hepsi Kemalizm’in en güçlü kalesi Türk ordusu da dahil olmak üzere Türk toplumunun her yerinde olduklarında mutabık”

Ankara Büyükelçisi James Jeffrey (2009):

“Türk Polis Teşkilatı’nın Gülen’e bağlı olup olmadığını teyit etmek imkansız olsa da aksini söyleyen tek bir kişiye rastlamadık. Gülen’in yurtlarında kalanların polis okulu sınavlarındaki soruları önceden aldıklarına dair duyumlarımız var”

Ergenekon soruşturmaları üzerine polis Türkiye’deki teamüllerin dışına çıkarak ABD Büyükelçiliği’ne iki kez (2008 ve 2009) sunum yapmış, onları ikna etmeye çalışmıştı.

ABD, Gülen cemaatinin orduda örgütlenmesinin 8 yıl öncesinde bile farkındaydı:

ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey (2009):

“Gülenci gazeteler Ergenekon soruşturmalarında başı çekiyor. Genelkurmay’a yakın kaynağımız askerlerin geleneksel ağırlığının Türkiye tarihindeki olumsuz bir etken olduğunu düşünüyor. Ama Gülen’den nefret etmeyenler bile onun ve taraftarlarının sadece orduyu ele geçirmek değil, Türkiye’yi bir İran’daki gibi bir İslami cumhuriyeti dönüştürmek için acımasız bir arayışta olduğunu düşünüyor.”

(2008–2010 yılları arasında Ankara’da ABD büyükelçisi olarak bulunmuş James Jeffrey, darbenin ardından verdiği röportajda da şöyle demişti:

“Hepimiz kesin kanıtları bekliyoruz ancak emarelerin çoğu Gülen hareketine işaret ediyor. Emareler darken de sadece Türk hükümetinin açıklamalarını kastetmiyorum. Bunu planlayanların askeri müesses nizamdan olmadığı ortada. Benim bildiğim kadarıyla Gülen hareketi ordu içine epey sızmıştı. Zaten polis ve yargıya aşırı şekilde sızmalar daha önce gerçekleşmişti. Bunlara Türkiye’de görev yaptığım yıllarda şahit oldum. Özellikle Balyoz soruşturmasında, Hakan Fidan’ın ifadesi alınmaya çalışıldığında ve 2013’teki yolsuzluk davaları sırasında bu durumu tespit ettim. Türkiye’de bürokrasinin önemli bir bölümü Gülen cemaatinden sızmıştı ve sadakatleri devlete değil bu hareketeydi. 15 Temmuz’un arkasında Gülencilerin olma ihtimali yüksek ancak Türkiye’nin bunu yargı önünde kanıtlaması gerekiyor. İpi kimlerin çektiğini anlamak için daha çok bilgiye ihtiyacımız var.

ABD elçiliği Gülen cemaatinin ordudaki gizli örgütlenmesi ve bunun için izlenen özel taktiklere kadar konuya hakimdi. 17 Eylül 2009 tarihinde ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Sharon Wiener’ın Washington’a gönderdiği bir telgrafta bu taktikler ayrıntılarıyla anlatılmıştı:

“ Kemalistlerin hiddetinden nasiplenen diğer bir grup, dini lider Fethullah Gülen’in müritleri. Kontaklarımızın tümü, bu müritlerin Kemalizm’in en güçlü kalesi olan ordu da dahil olmak üzere Türk toplumunun ‘her yerinde’ olduğu konusunda hemfikir. Çongar ordu kumandanlığının, Gülen hareketinin silahlı kuvvetlerin daha üst kademelerine sızmasından giderek rahatsız olduğunu ve Gülenciler’i bu kademelerden temizlemeye her daim istekli olduğunu söyledi. Bunları ortaya çıkarmak için kullanılan taktiklerden biri, askerlerin eşlerini de getirmeleri gereken bir havuz partisi düzenlemek ve böylece kocalarının kariyerlerini mahvetmek pahasına mayo giymeyi reddeden dindar kadınları ifşa etmek. Ancak Çongar, Gülen yandaşlarının, kimliklerini saklamak için laik gibi davranmaya başladıklarını kaydetti. Örneğin, laiklerin eşleri havuz partilerine tek parça mayolarla katılırken, Gülencilerin eşleri daha açık olan iki parça bikini giyiyor. Çongar aynı zamanda, laik olmayan subayları tespit etmeye çalışan açıkgöz müfettişleri kandırmak için evlerini ve çöplerini içki şişeleriyle dolduran dindar subayların hikâyelerini anlattı.

VI- Darbeci subayların ifadelerinde ordu içindeki paralel hiyerarşi: Abiler

Gülen, hakkında dava açılmasına neden olan konuşmasında dinleyenlerden duydukları mahrem şeyleri çıkarken çöp kutusuna atmalarını istemişti. “Arkadaşlarımızın mevcut olduğu” resmi kurumları sıralarken de Adliye, mülkiyeden sonra adını vermeden “hayati bir müessese” dediği bir yerden bahsetmişti.

O gizli bir toplantıda bile gizlilik nedeniyle adını vermediği “hayati bir müessese” Türk Silahlı Kuvvetleri’ydi.
Fethullah Gülen verdiği röportajlarda cemaatinin gizli taktiklerle orduda örgütlendiği iddialarını sürekli yalanladı:

“Hiçbir mantığı olmayan ürpertici bir yalan. Bu projelerin ne olduğunu hiç bilmiyorum. Hiçbir zaman da böyle bir projem olmadı. Çünkü sızma, düşmana karşı yapılır. Ordumuz hakkındaki hislerim çoklarının malûmu olduğu gibi, yazdıklarım ve söylediklerimin de hepsi meydandadır.”

Gülen cemaatinin ordu içindeki örgütlenmesi 40 yıl boyunca hakkında gizli bir toplantıda bile şifreli kelimelerle konuşulacak kadar büyük bir gizlilik içinde yürütüldü.

Çünkü laiklik konusunda çok hassas olan orduda askerlerin de seküler bir hayat tarzına sahip olmaları isteniyor, ibadet etmeleri, eşlerinin başörtü takmaları ordudan atılma sebebi olabiliyordu.

Fethullah Gülen, bu hassasiyetleri aşmak için “tedbir” adını verdiği taktikler geliştirdi. Şia mezhebinde “takiyye” adı verilen bu taktiklere, İslam davası uğruna bazı günahların işlenmesine cevaz veren fetvalarla yol verildi. Gözle namaz kılmak, sarhoş olmadan içki içmek, başörtüsü takmamak gibi fetvalar ordu içindeki Gülencilerin kendilerini gizlemesini, seküler insanlar olarak tanınmalarını sağladı.

Kendisi de ordudan internete sızdırılan bir görüntü nedeniyle istifa ettirilen eski asker ve güvenlik uzmanı Metin Gürcan, darbeden tutuklanan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ı şöyle tarif ediyor:

“İçki içerdi ve Ramazan’da oruç tutmazdı. Böylece dindar olmadığını gösterirdi”

Arkadaşlarının böyle tanıdığı Yarbay Türkkan, savcılık sorgusunda 1989 yılında kendisini askeri liseye sokan Gülen Cemaati’nde geçen 27 yılını ise şöyle anlattı :

“O tarihlerde Bursa Cumhuriyet Lisesi Ortaokul kısmında okuyordum. İyi ve geleceği parlak bir öğrenciydim. Ortaokulda cemaatin abileriyle tanışmıştım. O tarihte Serdar, Musa kod adlı üniversite öğrencisi abiler vardı. Ben lisenin resmi pansiyonunda kalıyordum. Bu abiler pansiyona gidip geliyorlardı. Ben ve benim gibilere namaz kıldırıyorlardı. Sonra beni kendi cemaat evlerine götürmeye başladılar. 1989 yılında Işıklar Askeri Lisesi’nin sınavlarına girdim… Bana sınav olmadan önceki gece yarısı getirip soruları verdiler. Soruları Serdar abi getirmişti. Elinde bilgisayar çıktısı şeklinde sorular vardı. Şıkların üzerine cevaplar işaretlenmişti. Zaten bildiğim şeylerdi. Okudum, ezberledim…Işıklar Askeri Lisesi’ndeyken Serdar ve Musa abilerle görüşmeye devam ettim. Ayda bir kez görüşüyorduk. Genelde hafta sonu geliyorduk, namaz kılıyorduk, sohbet ediyorduk, Fetullah Gülen’in kitaplarını okuyorduk. Abilerim bana deşifre olmamak için askeri lisede tuvalette abdest almayı ve ima ile namaz kılmayı öğretmişlerdi. İma ile namazı istediğimiz yerde kılıyorduk. Namazı zihnen düşünüp dualarını içimden okuyordum…Askeri lise döneminde cemaatten abilerim bana herhangi bir görev vermediler. Ben de cemaat adına herhangi bir faaliyette bulunmadım. Tek göreviniz ifşa olmamak diye öğretiyorlardı.”

Tek görevleri Gülen cemaat mensubu oldukları ifşa olmadan kendilerini saklamak ve terfi etmek olan bu subaylarla dışarıdaki sivil imamlar arasındaki hiyerarşiyi en iyi anlatan bölüm ise burası:

“1993 yılında askeri liseyi bitirince sınavsız doğrudan Kara Harp Okuluna kayıt yaptırdım., Açıkçası o tarihte bir müddet ben de kendimi sorguladım. O tarihte kız arkadaşlarım vardı. Bu duruma cemaatten abiler kızıyorlardı.”

Yarbay Türkkan ifadesinde ordu mensubu subayların bağlı oldukları sivil imamlardan ne tür talimatlar aldıklarını anlatıyor:

“Bağlı bulunduğum ağabeyler asker değildi, hepsi üniversite mezunuydu, kod adları kullanıyorlardı…Genelkurmay Başkanı Necdet Özel paşayı dinleme cihazıyla sürekli dinliyordum. İki boğum parmak ucu kadar radyo diye tabir edilen dinleme cihazını her gün paşanın odasına herhangi bir yere koyup akşam da çıkarken alıyordum. Kendi hafızası vardı. 10–15 saat ses kaydı alabilecek kapasitesi vardı. Murat abiden önceki ismini hatırlamadığım Türk Telekom’da çalışan abi cihazı bana verdi. Cihazı evinde vermişti. Evi İncek’te Alacaatlı tarafındaydı. Gitsem evini bulabilirim. Bana dinleme cihazını verip paşanın sesini kaydetmem talimatını verdi. Bana ‘Sadece bilgi amaçlı dinleyeceğiz, bir şey olmayacak’ dedi. Ben de sorgulamadım, cihazı aldım. Paşanın sesini her gün kaydettim. İki, üç cihaz vardı. Haftada bir dolan cihazı cemaat abime götürüp veriyordum. Boş olanları alıyordum.”

İfadedeki bu cümlelerse Gülen cemaatinin ordu içindeki üzüm salkımı örgütlenmesi hakkında bir fikir veriyor. Bu örgütlenmede bir subay bağlı bulunduğu imam dışında ordu içinde birlikte çalıştığı, arkadaşı olan aynı cemaatin mensubu başka askerlerden habersiz olabiliyor:

“Ben, Genelkurmay Başkanı değiştiğinde, Hulusi Akar’ın emir subayı olduğumda ses kaydı işini bıraktım. Murat abi bana emir subayı olduktan sonra ‘Dinleme cihazını sen bırakmayacaksın’ dedi. Birkaç ay sonra öğrendim ki aynı işi Serhat ve soyadını bilmediğim Şener isimli başçavuşlara yaptırmışlar. Serhat ve Şener başçavuşların ikisi de Hulusi Akar Paşanın emir astsubaylarıydı.”

“Necdet Özel Paşa döneminde iki yıl Hulusi Akar Paşa, iki yıl da Yaşar Güler Paşa Genelkurmay 2. Başkanlığı görevini yürütmüşlerdi. Her ikisinin de emir subayı arkadaşım olan Binbaşı Mehmet Akkurt’tu. Mehmet Akkurt da Fetullah Gülen cemaatinin bir mensubudur. Ses kayıtlarını onunla birlikte yaptık. O da isimlerini belirttiğim Genelkurmay 2. Başkanlarının odasına dinleme cihazı yerleştiriyordu. Onun cemaat abisinin kim olduğunu bilmiyordum.”

Bir Yarbay yıllarca kendisiyle ilgilenen cemaat içindeki abisinin gerçek adını ve ne işle uğraştığını da bilmiyor:

“Cemaatte irtibat hâlinde olduğum kişiler Murat, Selahattin ve Adil kod adlı şahıslardı. Bunlardan Murat’ın evini biliyorum. Konya yolu civarındadır, gösterebilirim. Diğerlerinin ve tamamının ne iş yaptıklarını ayrıca adres ve açık kimlik bilgilerini bilmiyorum.”

Bu gizliliğin boyutlarını ise darbe girişiminden tutuklu Jandarma Binbaşı Haydar Hacıpaşalıoğlu’nun ifadeleri anlatıyor:

“Eşime cemaat mensubu olduğumu hiçbir zaman söylemedim. Zaten söyleseydim eşim sol görüşlü birisi olduğu için beni ihbar ederdi. Zira eşim CHP kökenli bir aileden gelip, sosyal demokrat dünya görüşüne sahiptir. Kendisi sürekli Fetullah Gülen ve cemaatinden hoşlanmadığını hatta nefret ettiğini söylerdi. 2 çocuğum var. Bunların isimlerinin verilmesi konusunda cemaat mensuplarınca öneri gelmişti. Cemaat mensupları kızımın ismini ‘Nihal’ koyalım diye teklifte bulunmuşlardı. Ben de eşime ‘Kızımızın ismini Nihal koyalım mı’ diye teklifte bulundum. Eşim de bana Nihal isminde bir tanıdığı bulunduğunu ve bu kişiyi sevmediğini belirterek, teklifi geri çevirdi”

Genelkurmay Karargahı’nda güvenlik sistemlerinden sorumlu Yarbay Gökhan Eski de darbe girişim suçundan tutuklandı. O da ifadesinde Gülen cemaati mensubu olduğunu kabul etti ve cemaatle nasıl tanıştığını, 30 yıl boyunca Gülen cemaatinde bağlı olduğu sivil “abiler”le ilişkilerini anlattı

“Cemaat’le 1986’da ortaokul birinci sınıfta tanıştım. Ortaokulda bana, B. kod adını kullanan, tıp fakültesinde okuduğunu söyleyen bir abi görevlendirmişlerdi. Lisedeyken de irtibatımız devam etti. Benim her şeyimle ilgileniyordu. 1989’da İzmir Maltepe Askerî Lisesi’ni kazandım. Mezun oluncaya kadar B. abinin ziyaretleri devam etti. Askerî liseyi bitirince Kara Harp Okulu’na kaydoldum. Kara Harp Okulu’nda 6 ay kadar daha görüştük. Son görüşmede, ‘Artık ben değil, A. Gelecek’ deyip beni ona devretti. Harp Okulu boyunca A. abiye bağlı kaldım. O abi beni, Adil Abi’ye devretti. Benim Cemaat’teki kod adım ‘Salih’tir. Bu kod adını ortaokulda B. Abi vermişti…”

30 yılda üç abi değiştirmiş yarbay. Tek bir şey değişmemiş; kod adı. İfadenin şu kısmı ise cemaatten askerlerin de birbirini tanımadığını, en fazla 2’li gruplarla aynı abiye bağlı olduklarını anlatıyor:

“2012’de Ankara’ya gelince F. Abi, beni Murat Abi’nin (Muhammet Uslu) evinde R. Abi’yle tanıştırdı. Murat Abi, aynı zamanda Levent Türkkan’ın da abisidir. R. Abi, Çayyolu’nda oturuyordu. Türk Telekom’da çalışıyordu. Ankara’ya geldikten 6 ay sonra Yarbay Levent Türkkan’la R. Abi’nin evinde tanıştık. Cemaat’le bağlantılı olduğumuzu R. Abi’nin evinde öğrendik…”

Her subayın bağlı olduğu bir sivil imam var, cemaatle bağ karargâhlar içindeki hiyerarşiyle değil, dışarıdaki sivil imamlar üzerinden kuruluyor. Darbe talimatının da cemaat üzerinden geldiğini tahmin etmek zor değil. Zaten darbeden tutuklu subayların ifadeleri de bunu teyit ediyor:

Yarbay Levent Türkkan, ifadesinde darbe talimatının da kendisine nasıl geldiğini anlatıyor :

“Darbe yapılacağını 14 Temmuz 2016 Perşembe günü saat 10.00–11.00 gibi öğrendim. Genelkurmay Başkanı Danışmanı Kurmay Albay Orhan Yıkılkan beni sigara içmek için dışarı çağırdı. İkimiz yalnızken bu bilgileri verdi. Ayrıca bana darbenin yapılacağı gün görevimin Hulusi Akar Paşa’yı etkisiz hale getirip işi kolaylaştırmak olduğunu söyledi. Yine söylediğine göre, Hulusi Akar Paşa’yı etkisiz hale getirdikten sonra özel kuvvetler gelip alacaktı. Orhan Yıkılkan’ın bana verdiği görevi sorgulamadan kabul ettim. O gece benden sorumlu olan Murat abimin Konya yolunda Opet’in arka tarafındaki evine gittim. Bu konuyu duyunca biraz da darbe haberini alınca neler olduğunu anlamak için meraklanıp gittim. Rutin görüşmemiz yoktu. Normal zamanda abinin evine haberleşerek gideriz, gitmemiz gerekir, ancak önemli bir durum olduğu için bu defa habersiz gittim. Orada daha önceden tanıdığım Adil ve Selahattin abiler vardı ev Murat abinin olmasına rağmen o yoktu. Selahattin abi Murat abinin bir üst sorumlusu, Adil abi ise Selahattin abinin bir üst birim sorumlusu olan kişilerdir. Bana niye geldiğimi sordular. Darbeyle ilgili herhangi bir bilgi vermediler. Ben onlara ‘yarın akşam bir faaliyet olacak bilginiz var mı?’ diye sordum. Sorunca bana kızdılar, ‘sen nerden biliyorsun, bundan kime bahsettin, sana bunu kim söyledi’ dediler. Ben de Albay Orhan Yıkılkan’ın söylediğini onlara bildirdim. Orhan Yıkılkan’ı tanıyorlardı. Nereden tanıdıklarını bilmiyorum. Bana sıkı sıkı tembih ettiler. ‘Bu konuyla ilgili hiç kimseye, hiçbir yerde, hiçbir şey söylemeyeceksin, olay çok gizli şekilde devam edecek, deşifre olmayacak’ dediler. Bana verilen görevle ilgili herhangi bir şey söylemediler. Bu şekilde oradan ayrıldım. Bombaların patladığını, sivil halkın zarar gördüğünü öğrendikçe pişman olmaya başladım. Yapılanlar katliam gibiydi. Benim Allah rızası için çalıştığını düşündüğüm cemaatin girişimiyle bunlar yapılıyordu. Sabah saat 09.00 sıralarında karargahtaki koridor, darbeye iştirak edenlerle dolup taştı. Herkes aralarında ‘başarısız olduk, teslim oluyoruz’ diye konuşuyordu…Samimi olarak pişmanım. Sadece darbeye iştirak etmekten değil, Fetullah Gülen cemaati mensubu olmaktan dolayı da çok pişmanım. Anlattıklarım, söylediklerim samimidir.”

Darbe girişimine katılmak suçundan tutuklu Özel Kuvvetler’de görevli bir astsubay Bekir Kurt :

“Ben, Keçiören Şefkat Mahallesi’nde bulunan bir eve sohbet için gidiyordum. Buranın tam adresini bilmiyorum, ancak gittiğim zaman yerini gösterebilirim. Evin sahibi olan ve ismini ‘Adem’ olarak bildiğim şahıs ile ‘Nesimi’ dediğim kişi ve bir de ben olmak üzere 3 kişi oluyorduk. Darbe girişiminden 3 gün önce ‘Nesimi’ isimli bir kişi bu yakınlarda sıkıntı olacağını, ‘sizin birlikten bir subayın sana gelip, bana bu konuda yardımcı olur musun?’ dediğinde yardımcı olmamı istedi. Kendisine kimin geleceğini sorduğumda, ‘o seni tanıyor’ dedi.”
İstanbul Büyükçekmece’deki SAS Sualtı ve Kurtarma Grubu Komutanlığı’nda görevli astsubay üstçavuş SAS komandosu 26 yaşındaki Avşar Zırh’ın darbedeki görevi Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı gözaltına almaktı. Üstçavuş Zırh da benzer şeyler anlatıyor:

“14 Temmuz günü ismini Ulvi olarak bildiğim cemaat abim beni telefonla arayarak buluşmak istedi. Buluşmada tanımadığım bir kişi daha vardı. Bu kişi bana, ‘Yarın çok güzel ve önemli şeyler olacak’ dedi. 15 Temmuz akşamı saat 23.00 civarı Astsubay C. S.’nin evine gittim. Orada 3 asker daha vardı…”

Ankara İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı Erdal Karlıdağ, darbeyi iki gün önce cemaatteki abilerinden duymuştu :

“Cemaatte gizlilik asıl olduğu için darbe teşebbüsüne kadar cemaat içinde bulunan subay, astsubay ve rütbelileri tanımadım. Çarşamba günü 2 kişi evime geldi. Halil isimli kişi bana jandarmada 3 bin kişilik cemaat içinde aktif olan, destek verenlerin listesinin hazırlandığını, benim de içinde olduğumu, Ağustos Şûrası’nda meslekten atılacaklarını söyledi. Beraber Anıttepe’de bir parka gittik. Parkta Yarbay Süleyman Karaca (Jandarma Personel Başkanlığı Şube Müdürü) ile karşılaştık. Altındağ İlçe Jandarma Komutanı Murat da vardı. Cuma günü bir faaliyet olacağını, başladığında Gölbaşı TÜRKSAT’a gitmemiz talimatını verdi.”

Jandarma Yarbay F.E. de ifadesinde darbe talimatının nasıl iletildiğini şöyle anlattı

“2011’de Ankara Jandarma Genel Komutanlığı Personel Başkanlığı Astsubay Tayin Şube Müdürlüğü’ne atandım. Askeriyenin Cemaat imamı olduğunu düşündüğüm Osman kod ismini kullanan matematik öğretmeni, açık adresini bilmediğim şahıs ile 2–3 haftada bir görüşmelerimiz olurdu. Atama dönemine yakın zamanlarda atanacak personel ile ilgili 30–40 kişilik liste getirirdi. 2013’ten sonraki atamalarda etkin olmaya başladım. 17–25 Aralık sürecinden sonra Osman ile görüşmelerimiz azaldı. 2015’in temmuz ayında Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı’na atandım. Osman ile görüşmelerim devam etti. İstediklerinde verebildiğim kadar himmet (bağış Y.O.) veriyordum. 1994 yılından itibaren Cemaat içerisinde Fatih ve Halit kod ismini kullandım. Görüşmelerde telefon kullanılmaz, her görüşmede bir sonraki görüşmenin tarihi ve saati belirlenir. Darbe teşebbüsünden 12 Temmuz 2016 Salı günü haberim oldu. Akşam askeriye imamı olan Osman ve onun üstü kod ismi Hakan olan şahısla Tandoğan’da bulunan bir tıp merkezinin yakınındaki bir binadaki ofiste görüştüm. Hakan, yakın zamanda askeriye içerisindeki Cemaat mensuplarına yönelik büyük bir operasyon yapılacağını, bunu engellemek için 15 Temmuz 2016’da gece saat 03.00 sularında askeriyenin yönetime el koyacağını, talimatın, büyüğümüz Fethullah Gülen Hocaefendi’den geldiğini, destek amacıyla Batı illerinden birkaç tane tugayın Ankara’ya geleceğini söyledi. Harekâtın ilk önce Genelkurmay Karargâhı’nın ele geçirilmesi ile başlayacağını, ardından bütün karargâhların ele geçirileceğini ve illerde sıkıyönetim komutanlıklarının kurulacağını söyledi.”

Peki kimdi bu subayların bağlı olduğu ‘abiler’?

Darbe suçundan tutuklanan isimlerden biri de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaveri Yarbay Levent Türkkan’ın Gülen Cemaati içindeki “Abi’si olan Muhammed Uslu. Başbakanlık Özel Kalem Müdürlüğü’nde sivil memur olarak çalışan Uslu’nun kod adı ‘Murat’. Uslu kendisine bağlı subayların ve kendisinin bağlı olduğu sivil imamın adlarını vermiş. Bazılarının gerçek adlarını bile bilmemesi dikkat çekici:

“‘Ahmet’ kod adlı Yarbay Levent Türkkan, ‘Ramazan’ kod adlı Binbaşı Mehmet Akkurt, ‘Adem’ kod adlı soyadını bilmediğim Binbaşı Fatih, ‘Yusuf’ kod adlı gerçek adını bilmediğim yüzbaşı, gerçek ismini bilmediğim ‘Rauf’ kod adlı Genelkurmay’da çalışan astsubaydır…” “Selahattin Abi, Çukurambar’da ikâmet etmektedir. Selahattin Abi’nin bağlı olduğu A. Abi bulunmaktadır. Benim en üst seviyede tanıdığım A. Abi’dir…”

“Ağabey” Uslu’nun ifadesi de darbe organizasyonun bu sivil imamlar ağı içinde kotarıldığı görüşünü teyit ediyor.

“15 Temmuz tarihinden bir gün önce yani perşembe günü benim haberim olmadan Selahattin Abi benim evime gelip salonda birileriyle görüşme yapmışlar. Ben eve geldikten sonra eşim bana anlattı, hatta bana kızdı. Onun anlattığına göre Selahattin Abi önce tek başına gelmiş. Eşimden, ‘Salonu kullanabilir miyim? Bir görüşme yapmam gerekiyor’ diye izin almış. Yengem de eşimin yanına geldikten sonra mutfağa geçip kapıyı kapatmışlar. Dolayısıyla Selahattin’in salona kiminle geçtiğini, kiminle görüştüğünü bilmiyorum. Selahattin eve geldikten sonra eşim birkaç defa daha kapı zilinin çalındığını söyledi. Normalde ben evde olmadan eve gelmezler. Demek ki acil bir durum vardı ki darbe teşebbüsünden bir gün önce benim evde görüşme yapmışlar. Kimin eve geldiğini tam bilmiyorum…”

İzmir’de Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya’ya Kuzgun adıyla ifade veren üst düzey bir subayın verdiği bilgilerde ise Ankara’da sivil bir evde katıldığı darbe toplantısında karşılaştığı “abi”lerden biri ise diğerlerinden daha rütbeliydi; Adil Öksüz

“Ankara’ da bulunduğum bu evde tanıdığım şahıslar devre arkadaşım Sinan SÜRER, Ömer Faruk HARMANCIK, ismini sonradan öğrendiğim Adil ÖKSÜZ, yine ismini sonradan öğrendiğim Hakan BIYIK vardı. Bunların haricinde saçları arkadan atkuyruğu şeklinde bağlı 25–30 yaş arası sivil bir şahıs vardı. Yine benim Ankara’ya gittiğim toplantılardan birinde Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Koramiral Serdar DÜLGER isimli şahsın gözetim altına alma görevi bana verilmişti. Ben konuya itiraz ederek çatışma ortamının olup olmadığını sordum. Bana şahsın İzmir — Özdere’ de Havacıların kampında olacağı, çok rahat bir şekilde girerek, kapıyı çalıp Serdar DÜLGER’ i davet ederek çıkartacağım, herhangi bir problemle karşılaşmayacağımı söylediler”

Aslında Gülen Cemaati’ne yönelik soruşturmalar kapsamında 9 Ocak 2015’te Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gelip şikayetçi olan Çetin Acar onun kim olduğunu anlatmıştı: “Ankara Üniversitesi İlahiyat mezunu. Mezuniyetten sonra uzun süre İstanbul’da Fetullah Gülen’e mollalık yaptı. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yardımcı doçenttir. Fetullah Gülen ABD’ye gittikten sonra Mustafa Özcan’ın Türkiye imamlığına geçmesi ile Hava Kuvvetleri’nden sorumlu imamlığı buna devretmişti Şu anda örgütün Deniz Kuvvetleri imamlığını yürüttüğünü duydum.”

15 Temmuz’dan bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 20 bin 88 subay darbeye katıldıkları ve Gülen cemaati mensubu oldukları için uzaklaştırıldı. Jandarma ve Emniyet’te bu sayı 12 bin 985. Bylock ve diğer kriterlerle Gülen cemaati mensubu olduğu tespit edilen 77 bine yakın devlet memuru da devlet memuriyetinden atıldı.
Görevden uzaklaştırılan ve çoğu tutuklanan subaylardan 3 bin 665’i çok kritik görevlerdeki askeri yetkililerdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görevli generallerin yarısı darbeden tutuklanmış durumda. Aralarında Genelkurmay İstihbarat, Personel, Plan Daire Başkanları, Hava, Deniz üs komutanları da var. Son sekiz Genelkurmay Başkanı’nın 7’sinin en yakın çalışma arkadaşları olan Özel Kalem Müdürleri de darbeden tutuklu. Bunlar arasında AK Parti iktidarından önce görev yapmış ya da seküler kimlikleriyle tanınan Genelkurmay Başkanları da var.
Sadece darbe sırasında Türkiye’de olan generaller değil, darbe sırasında yurtdışında görevli olan üst düzey generallerden tutuklananlar ya da kaçak olanlar var.

Türkiye’nin Avrupa ve ABD’de NATO’da görev yapan subaylarından 149’u Türkiye’ye geri çağrıldı. Bunlardan bir kısmı geri dönmeyerek kaçtı.

Darbeden önce hakkında 300 subayın bir fuhuş ve casusluk şebekesinin parçası gösterilerek tutuklanmasına neden olan Gülenci savcı ve polislerin yürüttüğü İzmir Casusluk Davası’ndaki usülsüzlüklerinden dolayı gözaltı kararı verilen ABD Norfolk’taki NATO üssünde görevli Amiral Mustafa Zeki Uğurlu, darbenin ardından ABD’ye sığınma talebinde bulundu.

2010–2012 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanı olan, Afganistan’daki Türk ISAF Gücü’nün Komutanı Tuğgeneral Şener Topuç ve Afganistan’daki Türk Gücü’nün Komutanı Tümgeneral Cahit Bakır darbenin ardından Türkiye’ye çağırılınca, birlikte Dubai’ye kaçtılar, havaalanında gözaltına alınıp ve Türkiye’ye iade edildiler.
Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan döneminde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanı olan Albay Muhammed Tanju Poshor’un da ISAF görevi için bulunduğu Kosova’dan darbe günü Ankara’ya gelerek TRT binasının işgal eden darbecileri yönettiği ortaya çıktı.

En çarpıcı olanı ise son üç yıldır Gülen Cemaati’nin devlet içinde kurduğu paralel devlet yapılanmasıyla mücadele eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılında göreve başlamış en yakınındaki askeri yaverleri ve Muhafız Alay Komutanı da darbeden sonra tutuklandılar.

Bütün ifadeler ve delillerden ortaya çıkan örgütlenme ancak bir Dan Brown romanında karşımıza çıkabilecek türden.
14 yaşında askeri liseye girerken Gülen Cemaati mensubu olan askerler, bütün subaylık hayatları boyunca “Abi” adı verilen sivil imamlara bağlı oluyor. Gizliliğin esas olduğu örgütlenme üzüm salkımına benzetilebilir. En fazla 2 ya da 3 asker ordu içindeki daha üst askerlere değil, ordu dışındaki bir sivil imama bağlı ve bu yüzden kimse kimseyi tanımıyor.

Peki ordu dışındaki bu paralel “Abiler” ordusunun tepesinde kim var?

Darbe girişimi sırasında gözaltına alınıp, darbecilerin merkez üssü Akıncı’ya getirilen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın darbe girişimin ardından savcıya verdiği ifadesi bu sorunun cevabını veriyor:

“Onlara “Kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz kimsiniz? Topladığınızı söylediğiniz 2. Başkan, kuvvet komutanları nerede? Bakanlar nerede? Elinizde kim varsa getirin. Sizin başınız, kıçınız kim” diye bağırdım. Bunun üzerine Hakan Evrim, ‘Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz’ gibi bir şey söyledi. ‘Ben kimseyle görüşmem’ diyerek tersledim”

Türkiye pek çok konuda ortak bir fikrin olmadığı bölünmüş bir toplum. Ama tek bir konuda neredeyse bir uzlaşma var; 15 Temmuz 2016 darbesinin arkasından Gülen Cemaati olduğu konusunda.

Darbe girişiminden bir gün sonra hasarlı Meclis’te bir araya gelip darbeyi kınayan dört büyük partinin sözcüleri , İstanbul Yenikapı meydanında 5 milyon insanın katıldığı mitingde bir araya gelen ve seçmenlerin %87’sini temsil eden iktidardaki AK Parti ve muhalefetteki CHP ve MHP’nin liderleri darbenin arkasında Gülen cemaati olduğunu söylemekte tereddüt etmediler.

Meclis’te dört partinin (AK Parti, CHP, HDP, MHP) ortak teklifiyle 15 Temmuz darbesini araştırmak için kurulan komisyonun adı da “Fethullahçı Terör Örgütü’nün 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi Araştırma Komisyonu” oldu.

Türkiye’de darbenin arkasında Gülen Cemaati’nin olduğunu düşünenlerin oranı da araştırma şirketlerinin Temmuz 2016’dan beri yaptığı anketlere göre;A&G (%88.1), Pollmark ( %88.2), Sonar ( %94), ORC ( %95), Genar (%71)
15 Temmuz darbe girişimi sırasında darbenin merkezi Akıncılar Üssü’nde yakalanan Adil Öksüz ve Kemal Batmaz, 11 Temmuz günü İstanbul’dan New York’a uçmuş ve ABD’de sadece iki gün kalıp darbeden iki gün önce 13 Temmuz’da İstanbul’a dönmüşlerdi.

Artık onların darbeden hemen önce ABD’de hangi adrese gittiklerini tahmin edebiliriz: 1857 Mount Eaton Rd. 18353 Saylorsburg Pennsylvania.

Meclis’i bombalayan, 246 insanın öldüren darbecilerin gerçek merkez üssü burası. Darbenin bir numarasına Türkiye’nin 65 yıllık müttefiki ev sahipliği yapıyor.

© Tüm hakları saklıdır.
Hazırlayan: Yıldıray Oğur Gazeteci, Türkiye Gazetesi,
Ceren Kenar Gazeteci, Türkiye Gazetesi
Katkıları için Tuba Ayaz, Nagihan Haliloğlu ve Adam McConnell’a teşekkürler.

Tr.Yeniçağ.Az