"Türkiye, Rusya`nın desteklediği Ermenistan’ın bulanık suda balık tutma hevesini boğazında bırakacaktır" - Zeynep Altınsoy`la RÖPORTAJ

Yenicag.ru haber sitesinin sorularını Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (KAFKASSAM), Uluslararası Hukuk Uzmanı ve Rusya Uzmanı Zeynep Deniz Altınsoy yanıtladı.

– Zeynep hanım, Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan son askeri gerginlik tüm dünyanın dikkatini yeniden Kafkasya bölgesine çekti. Ama Türkiye`nin son tutumu jeopolitik dengeleri değiştirdi diğebiliriz. Türkiye, Rusya`nın desteklediği ve silahlandırdığı Ermenistan`la arasında çıkacak olan muhtemel savaşta ordusu, ekonomisi, her şeyi ile Azerbaycan`ın yanında yer alacağını bildirdi. Ankara bu konuda ne kadar kararlı?

Zeynep Deniz Altınsoy

– Geçtiğimiz Temmuz ayının ortalarından itibaren Ermenistan ve Azerbaycan arasında süregelen gerginlik biraz daha yükseldi ve bölgedeki diğer aktörlerin de söylemsel ve eylemsel bazda harekete geçmesine neden oldu. Bilindiği üzere iki ülke arasındaki gerginlik aslen tarihsel bir süreci içermektedir. 19.yy sonu ve 20.yy Kafkasya’da özellikle Azerbaycan Türklerine yönelik soykırım eylemlerinin yaşandığı dönem olmuştur. Bu süreçte yapılan soykırım ne yazık ki Batı tarihçiliğinde anılmamaktadır. Elbette bunda Türk tarihçiliğinin de önemli bir payı vardır ve kabul edilmelidir. 1905-1918-1920 yılları arasında uygulanan soykırım, 1948-1956 yılları arasında Sovyet Rusya’nın Doğu siyasetinde hedef coğrafya olarak tanımladığı Güney Azerbaycan’ın Ermeni korkusuna kurban edilmesi ve bu politikanın arakasından 1948-1953 dönemi arasındaki sürgünle devam eden Ermenistan – Azerbaycan Sorunu 1988-1994 yılları arsında yaşanan Karabağ Savaşı ile de 21.yy’a aktarıldı.

Ermenistan’ın Karabağ üzerindeki hak iddiaları 26 Şubat 1992 yılında Hocalı’da Azerbaycan Türklerine karşı yapılan soykırımla son raddeye ulaştı. Bugün sorunun kaynağı ve odak noktası Karabağ iken, Ermenistan – Azerbaycan sınırında saldırının dozunu artırarak Tovuz ilinde eylemlerini devam ettirmektedir. Karabağ, nihayetinde işgal altında olan ancak yine de hukuki durumu netleştirilemeyen bir bölge iken, sorunun uluslar arası alanda tanınmış bir devlet olan Azerbaycan’ın sınırına taşınmış olması BM Anlaşması’nın 2/4 maddesinin ihlali olduğu gibi Roma Statüsü’nün 5. maddesinin 1. fıkrasının d bendinde ifade edilen ‘saldırı suçunun’ da ifası olarak görülmelidir.

Bu bağlamda Türkiye özellikle Suriye İç Savaşı başladıktan sonra Suriye sorununa yönelik bölgenin diğer aktörleri olan Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti ile sorunun çözülmesine yönelik adımlar atmaya gayret etmiştir. Suriye İç Savaşı’nda çözüme yönelik Batı menşeili bir müdahale yerine bölge devletlerinin ortak kararları doğrultusunda sonuç alma ve çatışmanın sonlandırılmasına dair diplomatik yollar izlenmeye devam edilmektedir; ancak gerek Rusya, gerek İran bu süreçte Türkiye ile aynı tezlerde dönem dönem birleşmekte zorluk yaşamıştır. Diğer taraftan Doğu Akdeniz enerji kaynakları sorunu ve Libya meselesi gündeme gelmiş ve Türkiye, alanda çözülmesi gereken birçok sorunla karşı kaşıya kalmıştır. Bu sorunlar aynı zamanda herhangi bir devletin bölgede Batı’nın varlığını istemeyen diğer aktörlerin de ortak problemi halindedir. Bu bağlamda Rusya ve İran, bölgenin önemli devletleri olarak sorunu çözüme ulaştırmada ortak payda da buluşmak zorundadır.

Nihayetinde alanda güvenlik sorunu sadece Türkiye açısından oluşmuş bir sorun değildir. Dolayısıyla bölgedeki hali hazırda olan gerginlikler üzerinden bir çözüm ortaklılığı oluşturmak yerine alanın bir diğer önemli aktörü olan Rusya başka bir sorunun kaşınması için çaba sarf eder durumdadır. Türkiye, Rusya tarafından desteklenen Ermenistan’ın bulanık suda balık tutma hevesini elbette boğazında bırakacaktır. Bu nedenle aslında Tovuz, saldırı ile gündeme yeniymiş gibi getirilen Azerbaycan- Türkiye ortak askeri tatbikatı 2013 yılından itibaren yapılan tatbikatların devamıdır. Türkiye Ermenistan’ın uluslar arası hukuk açısından her anlamda suç olarak tanımlanmış olan Tovuz saldırısından sonra bilinçli olarak tatbikatı gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin bu hamlesi açıkça Rusya ve Ermenistan’a vermek istediği mesaj niteliğindedir.

Rusya’nın bölgesel sorunlarda çözüm odaklı davranması ve şayet bölge devletleri haricinde bir gücün tahakkümü ile sorunun çözülmesini istemiyorsa, ortak çıkarların zemininde buluşması gerektiğini bilmesi açısından Türkiye’nin bu hamlesi doğru ve rasyoneldir. Diğer yandan Azerbaycan ve Türkiye hem tarihsel bağla hem de ortak köken bakımından birbirlerini “iki devlet bir millet” olarak tanımlayan devletlerdir. Bu tutum irredantizm olarak tanımlanamayacak bir tutumdur. Nihayetinde Türkiye uluslar arası alanda bağımsız ve egemen bir devletin uğramış olduğu saldırı suçuna yönelik olarak ilgili devlet ile BM Anlaşması’nın öngördüğü şekilde saldırı suçuna yönelik tepkisini ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere bu durum hukuk açısından da devletlerin sorumlulukları bağlamında hukuki ve tanımlanabilir düzeyde bir politikadır. Netice itibariyle Tovuz saldırısı uluslar arası pozitif hukuk belgelerinde yerini bulan saldırı suçudur ve sadece Türkiye değil tüm BM üyesi devletlerin en azından bu saldırgan devlet konumundaki Ermenistan’a karşı göstermesi gereken bir sorumluluktur.

– Rusya ile ilişkileri açısından, Türkiye`nin Kafkaslar`daki jeopolitik çıkar savaşını devlet stratejisi haline getirmesi Güney Kafkasya`da dengeleri nasıl etkiler?

– Bugün Kafkasya üzerinde güç mücadelesinin temeli dünya üzerindeki her alanda olduğu gibi tarihsel bir alt yapıya sahiptir. Rusların Kafkasya’ya sirayet etmeleri her ne kadar 18.yy ikinci yarısından itibaren başlamış olsa da tam anlamıyla bir devlet politikasına dönüşmesi II. Katerina dönemine denk gelir. Küçük Kaynarca Anlaşması ile Rusların yayılma politikası daha da güçlenmiştir. Rusya geçmişten bugüne Türk Dünyasının Anadolu ile bağını kesmesi için Kafkasların önemli bir köprü niteliği taşıdığını bilerek politikalar geliştirdi. Bugün 18.yy’da olduğu gibi devletler arasında savaşlar neticesinde kazanılan toprakların varlığından söz etmek doğru olmayacaktır. Dolayısıyla ulus devletin varlığının şekillendiği ve uluslar arası aktör olarak kabul edildiği bir yüzyılda diplomasi ve işbirlikleri ile yürütülen bir dış politika söz konusudur. Türkiye bu bağlamda Sovyet sonrası kendi bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerini geliştirmek için ve bu Türk devletleri ile ortak çıkarlar belirlemek adına gözle görülür yapıcı politikalar izlemektedir. Gerçekten de Kafkasya bu politikaların Türk devletleri ile paylaşılması ve yürütülmesi için önemli bir alandır; ancak bugün bakıldığında yukarıda bahsettiğimiz Rus politikası güncelliğini kaybetmiş durumda değildir.

Her ne kadar Kafkas bölgesinde Sovyet sonrası kurulan devletlerin varlığından bahsedilse de Gürcistan ve Ermenistan Türk devletlerinin Sovyet sonrası gelişimi ile kıyaslanabilecek bir devlet olabilme yeteneği gösterememiştir. Bu durum gerek Türkiye gerek diğer Türk devletleri için gerçekten önemli bir argümandır. Bugünkü Türk devletlerini devlet gelenekleri onlar için önemli bir tarihsel mirastır. Yüzyıllardır Türk devletleri ancak bir başka Türk devletinin müdahalesi ile ortadan kalkmıştır.

Ermenistan ve Gürcistan’ın tarihi mirasları bu anlamda diğer Kafkas ülkeleri ile kıyaslandığında zayıf ve Rus desteğine muhtaç durumdadır. Türkiye’nin Azerbaycan başta olmak üzere diğer Türk devletleri ile olan ilişkisi zaten bir devlet politikasıdır. Yukarıda izah ettiğimiz noktalar ise Türkiye’nin Kafkas bölgesinde Rusya ile bir güç mücadelesine girmek yerine Rusya’yı Suriye, Libya, Doğu Akdeniz başta olmak üzere diğer ortak hareket alanı olarak bilinen başlıklarda kendisi ile eşit ve kendisine bağımlı kılabileceği dış politika argümanları yaratmaya itmektedir. Türkiye açısından sorunsuz deniz alanı olarak görülen Karadeniz, Rusya için Akdeniz’e açılan bir kapıdır. Bu nedenle Rusya, özellikle Gürcistan’ın NATO üyeliğini engellemek adına ülkenin etnik çatışmalarını ve etnik sorunlarını kaşımaktadır. Kırım üzerinden Ukrayna müdahalesi ise ayrı bir uluslar arası hukuk sorunudur.

Türkiye, Rusya’nın Karadeniz politikasını hem Doğu Akdeniz bağlantısı açısından hem de Kafkasya üzerinde devam ettirmeye çalıştığı hegemonya anlayışından kurtarabilecek önemli bir aktördür; dolayısıyla Kafkasya politikasını Doğu Akdeniz politikasından ayrı düşünmeyecektir. Diğer Türk devletlerinin Kafkas bölgesinde bulunan Azerbaycan ve Güney Azerbaycan olarak bilinen alanında Türkiye’nin Rusya’ya karşı elini kuvvetlendirmesi için uygulanacak politikaların sürekliliği açısından desteklerini vermek zorundadırlar. Rusya’nın bölgede bir hegemon olarak varlık sürdürmesine engel olacak ve Rusya’ya alanda diğer devletler ile egemen eşit olduğunu hatırlatacak her türlü işbirliğinin destek görmesi gerekecektir. Türkiye bu bağlamda, Türk Cumhuriyetleri içinde bir öneme sahiptir. Ancak bölgesel politikalarında desteği yine diğer Türk devletlerinden görmek isteyecektir.

– Karabağ`ın işgalinin arkasında duran devlet Rusya. Amaç Azerbaycan`ın Moskova`nın jeopolotik ve jeoekonomik çıkarlarının sınırları dışına çıkmasını engellemek. İşin içinde Rusya`nın olması eski Sovyet cümhuriyetlerinden Azerbaycan`ın, Gürcistan`ın, Moldova`nın ve Ukrayna`nın arazilerinin işğalden kurtarılması sürecini engelliyor. Batı`nın bu konuda belli bir stratejisinin olmaması eski sosyalist kampının halklarını hayal kırıklığına uğratıyor ve akıllarda “Rusya istediğini yapar” düşüncelerinin oluşmasına neden oluyor. Sizce Rusya`dan kurtulmanın bir yolu var mı?

– Kafkasya bölgesi başta olmak üzere Asya’nın herhangi bir alanına dair Batı ülkelerinin bir politikası ya da stratejisi olmadığını söylemek doğru olmayacaktır. AB ülkelerinin her birinin Kafkasya üzerinden geliştirdiği stratejik politikaları olduğu gibi AB yapısının ortak politikalarından da bahsedebiliriz. Bu yaklaşımlar ayrı bir söyleşi konusu olacak kadar geniş içeriktedir. O nedenle konuya dair şunu söylemekte fayda var. Batı ülkelerinin Kafkasya özelinde stratejilerinin belirlenmesinde en önemli aktör Rusya’dır. Bu ülkeler Rusya’nın Avrupa üzerindeki hegemonyasından Yugoslavya’nın dağılması ve ondan önce de Varşova Paktı’nın dağılması ile kurtulmuş gibi görünmekteydi. Avrupa’daki Rus etkisi ya da kaygısı sadece Balkanlar ile sınırlı değildi. En son Balkanlardan Sovyet elinin çekilmesi ile Avrupa kendi ana karasında rahat nefes alabilmişti. Ancak Rusya’nın siyasi politik kalıntılarının önemli kısmı bugün varlığını yeniden enerji bağımlılığı üzerinden hissettirmektedir. Özellikle enerji alanında Avrupa’nın Rus bağımlılığından kurtulma arzusu Avrupalı devletler başta olmak üzere ABD’nin dahi öncelediği bir konudur. O nedenledir ki, bugün Doğu Akdeniz başta olmak üzere dünün Irak’ı bugünün Suriye’sinin kaderi bu arzu çerçevesinde şekillenmektedir.

“Rusya istediğini yapar” algısı, uluslar arası ilişkiler söz konusu olduğunda “ABD her şeyin sorumlusudur” anlayışından farklı bir yaklaşım değildir ve yanlıştır. Devletler karşılıklı ilişkiler kapsamında politik adımlar atarlar. Bu nedenle ne Rusya ne ABD ne de başka bir devlet istediği yönde hareket etme lüksüne sahip değildir. Uluslar arası politikada devletlerin çıkarlarını korumak ve bu çıkarlardan maksimum fayda sağlamak öncelikleri olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, bugün en bağımlı ülkenin dahi bir ağırlığının olduğundan şüphe etmemek gerekir. Dolayısıyla ”Rusya’dan kurtulmak” anlayışı çok rasyonel olmamakla beraber, Rusya’nın bölgede hegemon anlayışından uzaklaşarak devletlerin varlıklarına ve egemenliklerine eşit uzaklıkta olması için ortak politikaları geliştirip dengeleme siyasetini işler hale getirmek doğru olacaktır. Bu siyasetin başat aktörü bugün Türkiye gibi görünmektedir. Bölge devletleri Batı ülkelerinden Rusya’yı dizginlemek için Batı endeksli bir çözüm beklemekle en büyük hatayı yapacaklardır. Nitekim bugün Irak ve Suriye’de BM dahi bir çözüm üretememişken ya da üretmek istememişken Kafkasya için ne kadar etkin olabileceğini düşünmekte fayda var.

– Pandemi ve Batı`nın 2014 yılından başlayarak uyguladığı ekonomik ambargonun bir hayli zayıflattığı Rusya, her şeye rağmen yanıbaşındakı ülkelerdeki yasadışı örgütleri desteklemekte ve beslemekte devam ediyor. SSCB`yi kısa zaman içerisinde çöktüren Batı, aynı şeyi Rusya`yla neden yapamıyor, ve ya yapmak mı istemiyor? Acaba bu işin içinde ne var? Ekonomisine, yüz ölçümüne göre SSCB`den geri kalan Rusya`yı çöktürmek neden bu kadar zor?

– Kovid-19 salgını sadece Rusya’yı değil tüm dünyayı ekonomik olarak etkiledi. Diğer yandan bu salgının tüm dünya devletlerinin birlikte tek bir düşmana yönelmesi konusunda aynı çizgiye getirdi. Rusya ne kadar ambargo ve ekonomik baskılarla sıkıştırılsa da elindeki sorunları başka alanlarda fırsata çevirme yolunda doğru adımlar kullandı. Örneğin, Suriye iç savaşında Lazkiye başta olmak üzere, Suriye’nin belirli liman ve askeri üslerinde varlık göstermeyi devam ettirdi. Böylece Suriye’de Baas Rejiminin yanında olmakla ABD ve BM’ye alanda kendisi ile karşı karşıya gelmemeleri yönünde mesajı doğru olarak iletti. Rusya, Suriye politikasında önemli bir risk aldı. Ancak bu riskin sonucu olarak ABD ve diğer Batılı ülkelere Esad’lı bir çözüm haricinde hiçbir alternatife evet denilemeyeceğini gösterdi. Her ne kadar bu mesaj Esad’ın işine yarasa da Rusya’nın Doğu Akdeniz’de yıllardır varlık gösterdiği tek alanı elinden çıkarmayacağının bir göstergesi oldu.

Konuştu: Kafkas Ömerov

www.yenicag.info

339