Osmanlı Çarşısında Sonbahar: Bâd-ı Hazânın Tanzimatı, Tanzimatın Fasl-ı Baharı

media-ads-468x60

Tarihin rüzgârları bazen bir çınarın yaprağını döker gibi devrin en köklü yapısını sarsar; bazen de sessizce bir fermanla, asırlık devletin nabzını yeniden atmaya başlatır. Bu kitap, o çınarın yapraklarının sararıp döküldüğü, ama yerlerine yeni filizlerin umutla boy verdiği bir dönemin hikâyesidir: Tanzimat devri…

1839 yılında Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesi’nde imzalanan bir fermanla, Osmanlı’da sadece bir idari değişim değil; kültürel, toplumsal, hatta ruhsal bir dönüşümün kapıları aralanıyordu. Bâd-ı hazânın sararıp solmuş yaprakları arasında, bir millet yeniden dirilmenin yollarını arıyordu.

Bu eser, Tanzimat Fermanı’nın yayımlandığı o sancılı fakat umut dolu günlerden, Anadolu’nun kalbi olan Kastamonu’ya uzanır. Gülhane’nin gülistan kokulu sabahından, Darülfünun’un sisli, entrikalı sonbahar akşamına dek uzanan bir serencamdır bu. Sadece bir dönemi anlatmaz; insanı anlatır. Aydını, padişahı, muallimi, öğrencisi, âşığı, şarkıcısı, memuru, katili… Her biri bu büyük resmin içinde bir parça, her biri tarihin o sisli tablosuna fırça darbesi…

Osmanlı’nın merkezinden taşrasına, saraydan çarşıya, kalemden semavere kadar uzanan bu hikâyede; bireysel dramlar ile büyük dönüşümler iç içe geçer. Tanzimat’ın getirdiği modernleşme rüzgârı, kimi zaman bir aşkı yeşertir, kimi zaman bir dostluğu koparır; kimi zaman da bir cinayeti örtüp geçer. Ama hepsinin ardında, bir medeniyetin yeniden doğuş çabası vardır.

Elinizdeki bu eser; tarihî olaylara dayanan kurgusal bir anlatıdır. Gerçekler ile hayaller arasında örülmüş, hakikatin kalbinden seslenen bir anlatım denemesidir. Burada ne sadece bir padişahın kararları, ne de sadece bir âlimin kalemi vardır. Burada, Gülhane’deki nergis kadar narin, ama o bahçedeki servi kadar dik duran bir milletin hikâyesi vardır.

Sonbaharın hüznüyle açan bu çiçekler, aslında bir baharın habercisidir. “Osmanlı Çarşısında Sonbahar” sadece geçmişe değil, bugüne ve geleceğe de seslenir: Adaletin, eşitliğin, hak ve hukukun yeniden tesis edildiği bir dönemin; ve bu dönemde filizlenen umutların destanıdır.

Bu eseri okurken yalnızca bir devrin değil, bir medeniyetin kalp atışlarını duyacaksınız. Belki bir padişahın endişesini, bir öğretmenin umudunu, bir âşığın gözyaşını görecek, belki de kendi zamanınızın izdüşümünü fark edeceksiniz.

Bâd-ı hazân yaprak dökerken, bu yaprakların arasında bir bahar saklıydı.

Ve şimdi… Osmanlı Çarşısı’nda sonbahar başlıyor.

Osmanlı Çarşısında Sonbahar…

Bâd-ı hazânın Tanzimatı, Tanzimatın Fasl-ı Baharı…

Osmanlı Dönemi, sene 1839… İstanbul, Topkapı Sarayı… Saray duvarlarının etrafı gülistan bahçesine dizilmiş… İsmi Gülhane Bahçesi… 

Dünyanın her tarafından getirilen bâd-ı hazân çiçekleri saray önünü bezemiş… 

Bu yıl bâd-ı hazân çiçekleri ağaç yapraklarından farklı olarak bâd-ı hazânnın ateşine tutulmamıştı… 

Saray önünden saray kapısına kadar dizilen bâd-ı hazân laleleri, nergizleri saray önünü gülistana çevirmiş… 

Bâd-ı hazânla fasl-ı bahar buluşturan Gülhane’deki bu manzara çağlara türk medeniyetini vermiş, çağlardan medeniyet almış saray önünü şehr-i şahaneye çevirmişti… 

Batı Dünyası zengin bir medeniyeti bertaraf etmek gayretleri içerisindeydi… 

Saray bahçesinden görünen açık pencere… Gülhane’de sık ağaç yaprakları yerlerde sarı ve kırmızı gibi halı örmüşsede ağaçlar da yeşil saçlarını saratmış, daha tam çıplaklığa bürünmemişti… 

Ara sıra kopan tufan ağaçların sarı saçlarını etrafa dağıtıyor, bir iki yaprağıda sıçratarak saray penceresinden içeri atıyordu… Yapraklar Pencere yanında tahta oturan Padişahın masasına düşüyorlardı… 

Padişah düşünceli bakışlarıyla, masasına düşen sarı yapraklardaki hafif yeşil, kırmızı renkleri seziyordu… Düşünceli, yorgun birazda heyecanlıydı… İmzalayacağı ferman Osmanlı Alim ve aydın fikrine ihtiyacı vardı… Çünkü hakim olduğu devlette yeni bir çağ başlatacaktı…

Saray bahçesinde sarı halı kalın bir örgü gibi bugünkü toplantıya gelecek misafirlerini bekliyordu…

Tufan saray bahçesinde durmuş, Osmanlı semalarında kopan şimşeklere yerini vermiş, bulutların çarpışmasından meydana gelen yağmur damlaları göz yaşı gibi saray bahçesine dökülmüştü… 

Yeşilliklerin çekildiği, hüznün, kederin, ve gamın bâd-ı hazânı olan Kasımın gelişinden haber veriyordu… 

Saray bahçesinde gök yüzünde kara bulutların sayısı yerlere dökülen yağmur damlalarının sayesinde çekilerek Kasımın gelişini karşılamaktaydı…

Tarihe meydan okumuş Osmanlı Devleti yeni bir çağ başlatmak gayretleri içerisindeydi… 

Saray medeniyet kültürünü yaşatmakla beraber ulus devlet arayışyları içerisindeydi…

Dünya ülkeleriyse kendilerini yaşatmak için devlet yapısını zamanın nabzına uygun ederek varoluş mücadelesi yolu gibi bakılan modernleşmede… 

Toprağından vatan ve millet istibdadını yaşatmak gayesinde olan Osmanlı Avrupa modernleşmesiyle Ordu ve Eğitimini de güçlendirme çarelerinde… Devlet yapısını yeni çağa uygunlaştırmakla yeniden inşa etmek çarelerinde… 

Hayatın nabzını tutmaya doğru yol alıp gidiyordu…

 Saray alimlerinin, aydınlarının fikri alınmıştı… 

Çap ve Matbaanın icadından asrlar sonra Osmanlı Avrupa medeniyetini de gazetelerden rahatlıkla okuya biliyordu… 

Saray Divanı Osmanlı’nın geleceği için toplanmıştı… 

Saray memurlarından; Birun’daki görevlilerden bazılarının fikri alınıyordu… Müneccimbaşılar sınıfı Osmanlı’nın geleceği için alınacak fermanın yeni bir çağ açacağını bildiriyorlardı… 

Ayrıca Osmanlı modernleşmesine gidilecek fermanda devletin iç güvenliğinikoruyacağını, batılaşmanın kendi gelenekle benimsetilmesinin gelecekte dış unsurların yapacakları isyanı önleyeceğinin sinyalini veriyordular… 

Padişah hocaları sınfı artık gazetelerde Osmanlı’nı eleştiren âlim ve âlimelerin fikirlerininde dikkate alınması gerektiğini önermişti…  

Emir-i âlemler imzalanacak ferman gereği yapılacak  yeni  Rüşdiye’lerin yapılmasında vilâyetlere nezaret edeceklerin sözünü veriyorlardı… 

Saray Salonunda oturan Padişah masasının üzerindeki bâd-ı hazân rüzgârının attığı o iki solmuş yapraklara bakıyordu…  İki cami inşa ettirerek İslam halifesi olan Padişah yerinden ayağa kalktı… Uzun uzun tahtına bakarak hayallere daldı… Sonra masasındaki fermanı eline alarak madde madde sesli okumaya başladı…

Yıllar ona çocukluğunu hatırlattı… O taht babası  merhum Padişah II.Mahmud’dan ona miras kalmıştı…  Az önce biten toplantıyı hatırladı… Fermanı okuya okuya salona bakıyor  ferman kapsamında çağrılacak Meclis-i Âli-i Tanzimat’ı gözlerinin önünde canlandırıyordu… Mâli yetkililerin tümünün alınarak defterdarlara vereceği kısmını okutukta hayır sever Bezmiâlem’i hatırladı… O kadar iyilikler yapmıştı ki, dünya onu Dünya Meclislerinin Sultanı ilan etmiş Bezmiâlem Valide Sultan olarak adını tarihe altın hariflerle yazmıştı… Padişahta o hayırsever annenin oğluydu… Babası II. Mahmud tahtayken Annesinin yarım eseri olan Dolma Bahçe Camisinin bile inşasını tamamlamıştı…  Bir fermanı okuyor, bir geçmişine bakıyordu…

Okudukta hukuk devleti, vergi, askerlik düzenlemeleri gözünün önünde canlanıyordu…

Babası II. Mahmud döneminde kurulan selâtîn-i izâm ortaokullarını hatırlıyordu Padişah! Fermanı okurken Maarif-i Umumiye Nizamnamesi kapsamında yeni açılacak “Dârülmuallimîn-i Rüşdî, Rüşdiye, Darülfunun, “Dârülmuallimât”, “Muallim Mektebleri”ni fikrinde canlandırıyor, eğitimin gelişeceğinin tahmini yapıyordu…

Fermana yeniden baktı… İsim yeri boş bırakılmıştı… Pencerenin önüne geçip Topkapı Saray’ından Gülhane’ye bakmaya başladı… 

Gülhane önünde sarı halılarda ayaklar üstünde bekleyen halk merakla o fermanın ne olacağını sabırsızlıkla bekliyordu… Fasl-ı baharı andıran narin yağmur damlaları yerdeki bâd-ı hazân gazeline çırpılarak hazin bir ses getiriyordu… Bir nevi  Bu manzara  fasl-ı baharın bâd-ı hazânla buluşması gibiydi… Ateşle suyun dostçasına buluşması tabiatta ilk defa bu bağda görünüyordu…

Halk ve saray Gülhane bahçesinde bâd-ı hazân gazelinin üzerinde durmuştu… Padişah Gülhane etrafından saray kapısına doğru yolboyu uzanan bâd-ı hazânın gelişinden haber veren sarı renkli nergislere bakarken, biryanda da beyaz renkli yaseminlerin güzelliğini seyr ediyordu… Leçeklerinde şeffaf  yağmur damlalarını biriktiren beyaz renkli yaseminler henüz kırmızı renkle buluşmamıştılar… Tüm halk kitlesi Gülhane’deydi… Bir bağ bu kadar güzel şahane görünemezdi…

Padişah sadr-ı âzamını huzuruna çağırdı. “Paşam, Gülhane’nin manzarasına bak, fasl-ı bahar (bahar), fasl-ı hazanla (sonbahar) görüşüyor. Gülhane’de halk toplanmış, ve şimdiye kadar böyle kalabalık olmamıştı. Gülhane ve halk… O halk için bugün malum tanzimât-ı hayriye yaptık. Bu hayırlı düzenlemeler Osmanlı’nın refahı içindir. Katip ismini yazmayı unutmuş yada boş bırakmış. İsmi Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu yani Tanzimât-ı Hayriye olucak. Manası hayırlı düzenlemeler… Osmanlı tarihinde olmamış yeni bir dönem “Tanzimat Dönemi”… Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşid Paşa’nı Gülhane’den çağırın, gelsin fermanı alıp halkıma okusunlar” 

Size biraz da saray önündeki şarkıcıdan konuşayım. Sarayın her önemli gününde o ebasını giyer; sarayönünde şarkı okurdu… 

Yağmur damlaları narin-narin yerdeki hazan yapraklarına dokunarak kendi aşkını bildiriyordu… Şarkıcıysa bu ortamdan ilham alıyordu…

Türküler, şarkılar söyleyerek Osmanlı insanının serencama doğru ilhamlandırıyordu… 

Kolay değildi bir çağ kapanıp bir çağ başlayacakdı… Beğenen olur, beğenmeyen olur isyan çıka bilirdi, her şey titizlikle ayarlanmalı idi…

Sevinç saray önüne mutlululuğun çehresini getiriyordu, sonbaharda ilk bahar açıcak Tanzimat dönemi başlayacaktı. 

Bu çehreyi Osmanlı insanının yüzünde görmek mümkündü… Budur! Şarkıcı yine bir şarkı okumaya başladı, onun sesi saray penceresinden padişahın oturduğu masada bile duyuluyordu:

Nergislerin gözü yaşlı kalanda,

Yasemenler saçın yolur neyleyim?

Yaz akşamı seni bilki bu nigar,

Ağrın alım, yada salım, neyneyim?

Osmanlıda her türlü etnikler yaşamaktaydı. Hattı Hümayun onlara eşitlik getirecekti. Saray tüm vatandaşlarına eşit sarılmayı hedeflemişdi… 

Batılaşma, çağdaşlaşma dönemi saraydan başlayarak Osmanlı Devletinin dört bir yanına yayılmaya başlamışdı… 

Şimdi de saray dahilinde bu çağdaşlaşmayı beğenmeyen, beğenmek istemeyen tebadan konuşayım…

Tanzimat yürürlüğe girdiği gün sarayda bu modernleşmeyi beğenmeyen teba aşireti tam savunuyordu… 

Onların akrabaları gelecekte memur sınfında yer almak için askeri Enderunda sarayda eğitiliyordular… 

Bir nevi bayanlar da vardı onlar ayrı eğitiliyor enderun gençleriyle evlendiriliyordu. Bayanların tututulduğu bu odaya ise harem adı veriliyordu. Hareme sadece eğitilmiş kadılar gire biliyordu… 

Erkeklerin hareme girmesi yasaklanmışdı saray kuralllarında… İşte öyle bir zaman yetişmişti ki tanzimata karşı gelen memurlar sınfı saraydan uzaklaştırılıyor akrabalarıysa saray enderunundan alınıp askeri taborlara sürgün ediliyordu…

Bahtiyar ağa da sarayda Tanzimata karşı gelmiş, modernleşmeni beğenmemişti…

Faturasını kuzeni Mehmet ödeyecekti… 

Enderunda geçirdiği o güzel eğitimli günleri geride kalacaktı… 

Yeni talimatla Karadenizin girişine-Kastamonu taboruna onbaşı olarak atanacak ve saraydan uzaklaştırılacaktı… 

Bununla da Mehmeti yeni Kastamonu hayatı bekliyordu… Evliyalar diyarına yolculuk başlıyordu…

Mehmeti yeni hayatı bekliyordu… 

Yeni aşkı… 

Şimdi de sizlere Kastamonu Darülfununu’ndan konuşayım… 

Kadim eğitim ocağı nice öğretmenler yetiştirmekteydi… Bunun içindir ki, sesi Anadolu’ya yayılmıştı… Baş müderrislik görevi için can atan muallimleri de çoktu… 

‘’Tanzimat’’ı beğenmeyen, kabullenmeyen yönetimler de az değildi ‘’Evliyalar Diyarı’’nda… Bu haseple Darülfununun genel sekreteriyle baş müderrisi arasında kavga alevlenmekte, sesi Kastamonu’nun dört bir yanına yayılmaktaydı… 

Usul-i Cedid ocağından medeniyetini almış eğitim yuvasında bu gibi karşıgelmeler alim ve ulema camiasında hoşnut karşılanmamaktaydı… 

Baş müderris genel sekreterin makam faytonunu dahi elinden almıştı… Osmanlı çarşısında sonbahar yaşanıyordu… 

Darülfunun genel sekreteri de kötü insan değildi… 

Tırnağıyla o makama öğretmenlikten atanmıştı… Akşamları işten eve yürüyerek gitmek mecburiyetinde kalmıştı… 

Sabahları da namazını kılar, yürüyerek Kastamonu Darülfunununa işe gelirdi… Helal insandı… Eğitim biriminden müdürün baş müderrisin yerine geçmek isteyenlerin de haberi ortalıkta uçuşuyordu… Eğitim biriminin müdür müavini bile terörden mahkeme kararıyla hapse edilmişti… Veziri vezir yapanlar şimdi eli kolu serbest geziyorlardı… 

Esası koyup yanlış insanların yargılandığı bir çağ da ortada vardı… Geçiş döneminde böyle aksaklıkların ortadan kaldırılması gerekiyordu… 

Tanzimat Osmanlı çarşısına sonbaharı getirmişti, çünkü sonbahar kendi Tanzimat Dönemini getirmekteydi… Gazeteler bile baş müderris olmak isteyen zatı şahsın terörist olduğunu yazıyordu… 

Polisten memuru Darülfununa aldırıp derslere katılmaya yüksek lisans diploması düzeltip sicilini ve sorgu-sualini kapattırıp eli kolu serbest gezdiğini Kastamonu çarşısında bilmeyen de yoktu… 

Lakin herkes sessiz kalıyordu bu zatı şahısa… 

Torpili büyük yerlerden biri demek ki… Fakat umutu Allaha kalmış denilen bu güzide kurumda umutlar yeşeriyordu çünkü ‘’Tanzimat’’ Fermanı topyekun olarak süratle uygulanarak yayılıyordu… 

Yine bir sonbahar akşamı…

Altın renkli yaprakların rüzgarla beraber uçuşması… Yağmur damlalarının buna eşlik etmesi… 

Darülfununda mesai saatinin sonu, günün son zil sesi çalınıyordu… 

Bu ses hem de seri katillere bir plan sesiydi… 

Genel sekreter yorgun kapıdan çıkarken, baş müderris Seyit Ali Paşayla karşılaşıyor… 

Paşaya selam veriyor ve paşa da selamını alıyor… 

Barışsalar da kimse bilmiyor bu haberi… 

Akşam evine dönen genel sekreteri Tanzimat ve Osmanlı karşıtı şahısların kiraladığı katiller evinin önünde ağzından vurarak öldürüyorlar ve olay yerinden süratle kaçıyorlar… 

Gökler de ağlıyordu genel sekreterin şehit olmasına… 

Ağzından akan kan yağmur damlalarına karışarak çarşının yerdeki hazan yapraklarına dökülüyordu… 

Oğlu tabanca sesini duyar-duymaz evden dışarı çıktığında babasının şehit olduğu bu manzaraya ağlayarak şahit oldu… 

Bununla da bu zavallılar, baş müderris Seyit Ali Paşaya iftira atacak, yerine geçmek isteyeceklerdi… 

Oysa Kastamonu’ya yayılan bu kara haberi duyduğunda Seyit Ali Paşanın gözleri doldu… 

Arası iyi olmasa da bir insanın ölümüne üzülmüş, gözleri dolmuştu… 

Osmanlı çarşısında sonbahar yaşanıyordu… 

Hazan yapraklarına damlayan yağmur damlaları hayata sabki kendi aşkını bildiriyordu… Hüznü, sevinci, kederiyle Osmanlı çarşısında olaylara şahitlik ediyordu… Bir nevi narin-narin yağan yağmur damlaları ise bu manzaraya eşlik ediyordu… 

Aslında Tanzimat Fermanı Sultan II. Abdülmecid zamanında yürürlüğe girmiş olsa da eskilere dayanan tarihi vardı. Babası Sultan II. Mahmut, Sultan IV. Muradı öldürttürüp tahta geçmiş, Yeniçeri Ocağı denilen askeri taburu yürürlükten kaldırmış, klasik Osmanlı Çağını kapatarak yeni-modern Osmanlı Çağını başlatan bir dizi fevkalade reformlara imza koymuştu.  

Onun şah eseri olan Hayırlı Düzenlemeler tabiri –caizse Tanzimat fermanıyla Osmanlıya bahar getireceğini umut etmişse de; Sultan II. Mahmut yakalandığı ağır verem hastalığından dünyasını değiştirmişti. Tahta geçen oğlu II. Abdülmecid, babası II. Mahmutun vasiyetini yerine getirerek topyekün olarak Tanzimata çeki düzen vererek Topkapı Sarayı önünde ilan ettirmişti.  

Şimdi de sizlere Mehmetten konuşayım…  

Yerleştiği, tabiri caizse sürgün edildiği Kastamonuda Darülfünuna sınav mülakatıyla kabul oldu… Burada eğitim hayatına başlar başlamaz Zehra adında sınıf arkadaşıyla tanıştı… Yeni bir aşk onu bekliyordu… Darülfünunun şehit edilen genel sekreterinin oğlu İlyasla tanıştı…  

İlyas onunla birlikte babasının katillerini aramaya başladı. Merdane-i gayretler sarf etseler de ne fayda, şehrin tarihinde “meçhul fail” cinayeti olarak çoktan tarihe geçmişti…  

Yine bir dolunaylı İstanbul akşamı, yıldızların ışığı altında Sultan meçhul fail dosyasını inceledi ve zanlıların bulunmasını Dahiliye Vekaletine talimatını verdi…  

Mehmet bir yandan taborda görevini yerine getiriyor, bir yandan da Kastamonu Darülfünununda eğitimini sürdürüyordu…  

Yakınlarda baş müderrislik seçimleri vardı… Sultan II. Abdülmecid adaylar arasından bir kişiyi seçip baş müderris atayacaktı… Bu güzide eğitim yuvasında kurumdan 31 baş müderris adayı çıkması kurumu yıpratmaktaydı…  

Bir makam, 31 aday… Eğitim biriminden dekan olmuş İbret Şeref de adaylığını açıklamış, başvurusunu yapmıştı…  

Akabinde yüksek lisanslı gençler yetiştiren birimin müdiri ve muallimi Yakup Sadri Paşanın adaylığını açıklaması hali hazırda Baş Müderris olan Seyit Ali Paşa ile aralarının açılmasına neden oldu… Öte yandan milliyetçiliği ile Kastamonu eğitim camiasının kalbinde taht kurmuş Yakup Sadri Paşa, helal süt emmiş birisi olduğundan İbret Şerefle arası açıldı…  

Diğer bir hususu belirtmekte fayda vardır ki, Mehmetin takdire şayan bulduğu hocaları arasında en çok sevdiği Selahattin Eyyubi Tufan da burada ders vermekteydi…  

Eyyubinin iki evladı vardı Mehmet ve Emin… Ders verenler arasında yüksek lisans öğrencilerinin işini bitirelim yoksa yerimize geçerler diyen Nadir Göçmenoğlu da bu kurumda ders vermekteydi. Daha neler görmeyecekti Mehmet…  

Baş müderrislik savaşı büyüdüğünden İbret Şeref dekanlık makamını kaybetmiş, sosyal bilgiler bölümüne başkan atanmıştı. Öte yandan Turan Karagöz İbret Şerefin yerine dekan getirilmişti… Sultan II. Abdülmecid Necmi Topal Öksüzoğlunu İstanbul Darülmuallimattan görevden alarak göreve atamıştı. Doktora tezi milletlerarası hukuk olan bu şahıs gerçekten eğitimli birisiydi…  

Sultanın kenardan atamaya geçmesine sebep ise eğitime çeki düzen vermek olmuştu…  

Peki yeni atanan baş müderris sultanın itimadını doğrultu mu?  

Yine bir akşam sonbaharı, sonbaharın akşamı, rüzgarın sesi, hazan yapraklarının semada uçuşması… 

Sultanın atadığı baş müderris Ali Topal Paşa, oraya yerleştirmek için atandığını unutmuş, kendi akrabalarını makama getirmeyi hedeflemişti…

 Hatta muallimlerden birisi baş müderrisin arkasından, “Buraya gelmezden önce tanırım, uzaktan akrabam beni göreve getirecek, kendilerine amca oğlu diye hitap ederim,” demişti… 

Güneş, bu eğitim yuvasında gurub ediyordu, minberlerine baykuşlar konuyordu…

Sağda oturup solculara akraba olup makam dağıtılıyordu bu Darülfununda… 

 Baş müderrisin talimatıyla “amca oğlusu” bölümlerden birisine başkan atanmıştı… 

Baş müderris, arkasındaki Sıhhiye Nazırı’na güveniyordu… Gazeteler gerçeği yazınca da, gazetelere ceza kestiriyordu… Baş müderrisin amca oğlunun her yerde dediğinden haberi mi yoktu? Kendi başınalık Darülfununu mahv etmekteydi…

İbret Şerefi görevden alındıktan sonra alkışlanan adım attı… Çünkü zatı şahıs iki ayda bir bile bölüme gelmez, evde oturup uzaktan kumandayla bölüm yönetirdi… 

 Baş müderrisin göreve gelir gelmez kim aday olmuşsa o şahısları görevden almaya gitmesi de tam bir talihsizlikti… 

Eğitim Biriminin dekanı Turan Paşa, eski baş müderrisi destekliyor, hatta başkent İstanbul’da eğlence yapılması gerektiğini savunuyordu… Eğlence yerinin ise Saray önünün seçilmesi gerektiğini duyuruyordu… Bu haseple baş müderrisin dekanı görevden alması alkışa şayandı…

 Takdir Sultan’ınsa memurun karşı gelme ne haddine? 

Fakat baş müderrisin geçici olarak dekan atadığı Prof. Dr. Selahattin Eyyubi’yi kısa sürede görevden alması da talihsizlikti. Dekan müavini muallimler Selahattin Eyyubi’ye karşı isyan çıkardılar. Dekan onlarla çalışmayacağını, değişime gideceğini duyurunca baş müderrisin baskısından istifa etti. Selahattin Eyyubi, Kastamonu ağzıyla konuştuğundan, oranın Tosya diyarında büyüdüğünden, alanında akademik başarıları hasebiyle Osmanlı ve Darülfunun öğrenci ve akademik camiasında saygınlığa sahipti… 

 Öte yandan baş müderrisin Kastamonulu hemşehrilerimizi görevden almaya gitmesi Kastamonu camiasında da hoş karşılanmıyordu… 

 Baş müderrisin “amca oğlu” Mehmet’in bir numaralı düşmanı Nadir Göçmenoğlu’nun arkadaşıydı, hatta bunlar kankaydılar… Öte yandan bunlar hem de komşuydular… 

 Ne zaman Darülfun’a baksan Nadir ile baş müderrisin amca oğlu birlikte gezer, sohbet eder, kahvede çay içerlerdi… Bir gün de Nadir Göçmenoğlu, kankisinden baş müderrise onu bölüm başkanı atamasını istediğini belirtti… 

Baş müderrisin “amca oğlu” bu teklifi yerine getirmiş, baş müderris Mehmet ile Nadir’in düşman olduğunu, önünü kestiğini bile bile onun bölüm başkanı ataması onayını da vermişti. 

 Nasıl olsa arkasındaki Sıhhiye Nazırı onu kollayacaktı… Padişahın baş müderrisi ve ilgilileri biraz önce görevden alması bekleniyordu Darülfun’da… Çünkü Sultan adaletli Sultandı… Baş alıp giden bu kayırmacılıktan haberi dahi yoktu… 

Sıhhiye Nazırı baş müderrise “amcalık” yaptığından saray bilgileri yetişmiyor, Sultan haberdar olamıyordu… Gelecekte partisi belli olmayan bu zihniyet, sağda oturup solcu “amca oğlu”na vereceklerdi… Kontrol sol direksiyondaydı, Padişah bununla ilgili en sert tedbirler alacaktı… 

 Sultan’ın bu zihniyetin kökünü kesmesi tabiri caizse “görevden alarak kellelerini ütmesi” serencamını vermesi gerekiyordu… 

Kastamonulu, milliyetçi Yakup Paşa’nın da enstitü müdürü görevinden alınması da talihsiz haberler arasına eklendi, öğrenci ve akademik camia tarafından sevilen hocaydı… 

 İki Mehmet’in görüşü var sırada… İki tarihçinin milliyetçi, muhafazakar vatan ve millet için görüşmesi… Biri yüksek lisans öğrencisi, diğeri ise Tarih Fakültesi’nin dekanı…

Mehmet’in eğitim aldığı Kastamonu Darülfünunu’nun iki adet kampüsü bulunmaktaydı. Biri Kastamonu çarşısında yerleşen Kastamonu Çarşı Kampüsü, diğeri ise Kuzeykent bölgesinde yerleşen Kuzeykent Kampüsü idi… Dekan Mehmet Serhat, Kuzeykent Kampüsü’nde makam etmekteydi… Onun görüşmeye giderken veba hastalığı tüm Kastamonu’yu sarmıştı… Hatta iki öğrenci hayatını kaybetmişti. Tarih zor sınavlardan geçmekteydi… O yüzden darülfünunda bazı yerlere karantina uygulanmıştı… Mehmet Serhat’tan konuşurken onu belirtmekte fayda var ki, asil Türk milliyetçisi, Turan sevdalısı idi… Görkemli âlim, Kastamonu’da bile sevilen bir baba adamdı…  

Mehmet’le görüşen Mehmet Serhat da Çarşı Kampüsü’nü babasının malı gibi yöneten Nadir Göçmenoğlu’nu eleştirdi… Baş müderrisin bu adaletsizliklere bir an önce dur demesi gerektiğini, görevden alması gerektiğini ilave edip sohbeti değiştirdi… Her iki Mehmet, dünyayı saran vebalı günlerde Türk Dünyası’nın el ele verip bu zor günlerden çıkış yolu bulmasını savundular. Kuzeykent Kampüsü, fası baharı yaşıyordu… Dekan Mehmet Serhat, Osmanlı kültürüne bağlı birisiydi… Tavşan kanı gibi koyu semaver çayı içmeyi sever, tarihi şiirler söylemeyi severdi…  

Asıl alanı pür tarihçiydi… Mehmet Serhat’la Mehmet konuştular, dertleştiler; iki asil dostun görüşmesiydi bu görüşme… Mehmet, Mehmet Serhat’ın Osmanlı usulü ninesinden kalma semaverini alıp Mehmet Serhat’la beraber fakültenin bahçesine çıktı… Bahçeden Kastamonu’nun yeşil ormanlı dağları görünüyordu… Bahçeden akan bulak suyuyla semaveri doldurdu, küçük budaklarla Mehmet semaveri yaktı… Rize’den gelen çay vardı, onunla semaver kaynadıktan sonra demliğe döküp tavşan kanı çay demleyecekti…  

Mehmet çocukken ninesinin 90 yaşındaki kuzeninin yanında kalmıştı… Kimsesiz bu hanım akşamlar korkmasın diye ninesi Mehmeti kuzenine gönderiyordu… Melahet nine asıl Osmanlı türküydü… Sabahları Cuma camiinin ezan sesine kalkar, küçük Mehmeti namaza kaldırır, kadim semaveri yakar, yulaf arasına balla yağ koyar, Mehmete çay demler, yedirir, içirir, medreseye gönderirdi…  

Böylece çocukluk anılarından semaveri usulunca yakmak, çay kaynatmak, Mehmet’te alışkanlık haline gelmişti. Mehmet buna semaver yakma kültürü adını vermişti… Mehmet Serhat, semaverin kaynadığını görüp Divan edebiyatından “Semaver Kasidesi”ni Mehmete okudu. Bilge âlim çok eski şiirler bilmekteydi:  

Semaveri alıştırdım,  

Maşa ile karıştırdım,  

Dergâh dergâh dolaştırdım,  

Yan semaver, dön semaver,  

Limon, şeker, çay semaver…  

Şiiri duyar duymaz özel kalemi Sabiha hanım, limon, şeker ve bardakları tepsiye dizerek getirdi…  

Mehmet’le Mehmet Serhat, fakülte önünde çay içtiler; ormanlı kampüsü seyr eden Mehmet Serhat, fakülte temsilcisi görevini vereceğini Mehmete söyledi. Mehmet, dekan Mehmet Serhat’a teşekkür ederek ormanlı, güllü, gülistanlı kampüsü gezmeye başladı… Güzel ressamlık kabiliyeti olan Mehmet birkaç tane çiçeklerden resim çekti…  

Yenice çiçek açmış, taze nergislerden, karanfillerden derdi, çünkü Çarşı Kampüsü’nde Zehra’yla görüşmesi vardı… Kastamonu kalesine tırmanacak, Şeyh Şaban-ı Veli Türbesi’nde Cuma namazına katılacaklardı… Gülistanlı kampüse hayran kalan Mehmet, Zehra’yı o kadar çok seviyordu ki, bahar kokulu kampüs ona Safavi şarkısını bile okutturuyordu:  

Nergislerin gözü yaşla dolanda,  

Benefşeler bakıp, gamlı olanda,  

Karanfilin gözü yolda kalanda,  

Yasemenler saçın yolur, neyleyim…  

Şarkıyı bitirir bitirmez ana kapıya doğru ilerleyen Mehmet, Çarşı faytonuna atlayıp, Çarşı kampüsüne yollandı… Mehmet aşkı deryasına doğru yol alıp gidiyordu…(Devamı gelecek sayıda – VIII. Kısmın sonu)  

Şimdi de sizlere biraz Zehra’dan bahsedeyim…

Elim bir fayton (trafik) kazasında annesi Ayşe Hanım’ı kaybetmişti…

Babası Aleksander Lyukovsky, Çar neslinden gelen aristokrat olup, Çar Nikolay tarafından Osmanlı İstanbul Sefaretine büyükelçi-sefir olarak atanmıştı.

Mehmet, Çarşıya geldikten sonra Kastamonu Darülfünun Çarşı Kampüsü’nün kahvehanesinde buluşup dertleştiler… Gençler, mutlu aile tablosu gibi görünüyorlardı…

Eşsiz bir aşkın tecessümü Mehmet ile Zehra’nın gözlerinde işıldıyordu…

Hani derler ya, “Ecele susayan aşk,” işte bu aşktı o aşk… Aşkı divanelerin bu buluşması, deha Füzuli’nin kasidesinden bir parçayı hatırlatıyordu;

Aşktır mihrabı yüce göklerin,

Aşksız ey dünya, nedir değerin?!

Fakat Zehra’nın babası Sefir Aleksander bu haberi nasıl karşılayacak, belli değildi…

Gayrimüslim Zehra ile Müslüman olan Mehmet’in bu aşkı Darülfünun Çarşı Kampüsü’nde büyük hayranlıkla karşılanıyordu…

Divaney-i meftun olan bu aşkı, öğretmenler bile odalarında sessizce hayranlıkla konuşuyorlardı…

Mehmet, Zehra’nın elinden tuttu… Onlar Kastamonu Nasrullah Camii’nin meydanını gezdikten sonra Kastamonu Kalesi’ne tırmandılar… Gelecekte bu meydanda istiklal fedaisi Mehmet Akif Ersoy vaazını okuyacak, Sebul-ul Resad (Sıratı Mustakim) adlı derginin dört cildini bu kadim şehirde yaşarken bastıracaktı…

Buna göre de Kastamonu, maziden atiye önem arz eden kültürlü tarihi bir şehirdi…

Güneşin battığı zamanda kaleden baktıklarında, Kastamonu hanelerinde yanan lamba ışıklarının görseli, evliyalar diyarına ve onu saran yeşil ormanlı dağlarına aydınlık getiriyordu… Ferman-ı Tanzimatın sesi bu olsa gerekti…

Daha sonra bu iki genç çift Kastamonu Saat Kulesi’ne tırmandılar…

Eski Osmanlı Kervansarayında çay içtiler… Kervansarayda yerleşen odun sobasında Kastamonu dağlarından akan şelalenin suyuyla kaynatılan, Rize’den getirilen doğal Osmanlı çayının yeri bir başkaydı… İçilen bir lüdum çayın yüz yıl hatrı vardı…

Çay içe içe gençler, tarihi Kastamonu Elyazmalar Kütüphanesi’nden ödünç aldıkları şeriyye sicillerini inceleyerek tarih derslerini çalıştılar. Notlarını yüksek tutma gayreti içinde bulundular…

Hocaları Selaheddin Eyyubi’nin Baş Müderris tarafından kendisine yardımcı olarak atanması haberini gazeteden okuyup sevindiler… Âlim hoca onların hatrını çok severdi…

Baş manşette Bakü’de taşnakların terör haberini okuyup sarsıldılar… Açık Söz Gazetesi haberine göre Gürcistan asıllı Vali Nakaşidze evine gitmek üzere hazırlanırken, faytonuna binerken Ermeni asıllı çeteler Valinin faytonuna bomba atmış, Vali suikastin kurbanı olarak şehit olmuştu. Bu karışıklık, gelecekte Ermenilerin milleti sadıka boyutundan Rus-Fransız kışkırtmasıyla isyan ve sonuç olarak iskanına neden olacaktı… Bu yüzden Mehmet, Rus sefirinin kızını sevse de Sefir Aleksander’i hiç sevmiyordu… Valinin şehit edilmesi haberini Zehra’nın gazeteyi okumasıyla dinlerken gözleri doldu…

Gazete haberini okuduktan sonra Zehra, ara sıra Mehmet’in Kastamonu Darülfünun’un bahçesinden ona toplayıp hediye ettiği çiçekleri kokluyor, gözlerinin içine bakıp gülümsüyordu… Leyla ile Mecnun’un derin aşkı yeniden yeşeriyordu Kastamonu Çarşısında…

Osmanlı Çarşısında Sonbahar… (Son Bölüm)

Tüberküloz, Zehra’nın bedeninde iki yıldır etkisini gösteriyordu…

Bir gün, çarşıdan geçerken hazan vaktinde yolda vefat etti…

Zehra’nın ağzından akan kan, sararan yapraklara karışıyordu…

Osmanlı Çarşısı’nda hüzün dolu bir sonbahar yaşanıyordu…

Haberi duyan öğretmenleri, ağlaya ağlaya meydana doğru koştu.

Mehmet’e ise haberi güvercinler getirdi…

Kuzeykent Kampüsü’nden bir faytona atlayıp gözyaşları içinde çarşı meydanına geldi.

Gözlerinden akan yaşlar, Zehra’nın solgun yanaklarına süzülüyordu…

Elini Zehra’nın eline dokundurdu…

Öğle namazının ardından cenaze namazı kılındı.

Zehra her ne kadar Rus asıllı olsa da Müslüman olmuştu; ancak babası onu bu yüzden affetmemişti.

Kızının cenaze törenine bile katılmadı…

Zehra’nın cenazesi kılındıktan sonra, Kastamonu Çarşısı’ndaki Kimsesizler Kabristanlığı’na defnedildi.

Büyükelçi kızı olduğundan, cenazeye yoğun katılım olmuştu.

Zehra en çok nergis çiçeklerini severdi.

Sabah erkenden uyanan Mehmet, bahçeden sonbaharın nergis çiçeklerini topladı.

Namazını kıldı, faytona atlayarak Kastamonu Çarşısı’ndaki kimsesizler mezarlığına, Zehra’nın mezarına gitti.

Çiçekleri mezarına bırakıp hıçkıra hıçkıra ağladı…

Kastamonu Çarşı Darülfünunu’ndan mezun olduktan sonra hayatını tasavvufa adadı.

Konya’ya taşınıp, Hz. Mevlana’nın türbesinde mihmandar olarak görev yaptı.

Hz. Mevlana ile Şems-i Tebrizi’nin dostluğuna, kardeşliğine dair kitaplar okudu.

Okuduğu kitaplardan birinde, Hz. Mevlana’nın oğlunun da içinde bulunduğu bir grubun dolunay vakti Şems’e düzenlediği suikasttan haberdar oldu.

Kastamonu Çarşısı’nda ise herkes hâlâ Zehra ile Mehmet’in yarım kalan aşkını konuşuyordu.

O ise Allah’a sığınarak, Mevlana’nın nasihat dolu öğütleriyle imtihan olan hayatını sabırla yaşamayı sürdürdü.

Böylece hayatını sürdüren Mehmet, daima insanlık sergiledi.

Hayata sahip değil; hayatın şahidi olanlardan biri oldu.

Mevlana Celaleddin Rumi’nin şu sözünü kulağına küpe etti:

“Allah, sana güzel bir şey vermeden önce, mutlaka zor bir şeyle dener.

Eğer zor bir sınavdan geçiyorsan, sonunda büyük bir mükâfat seni bekliyor demektir. Öyleyse sabret…!”

Elçin Süleymanov

media-ads-468x60

Döviz Hesaplayıcıwidget-title-icon

Veriler CBAR'dan alınmıştır: 31.08.2025

media-ads-160x600
media-ads-160x600